30 Aralık 2010 Perşembe

2011'e Geçerken

Bakalım geçen sene neler ummuşuz, neler olmuş. İşte geçen sene bloguma yazdığım dilediklerim tablosu.

1. Mutlaka Zayıflamak (hahahahahahaha - bebek doğurduğum için mazeretli sayılırmıyım)
2. Evimize taşınmak. (oldu..)
3. Sağlık, sağlık sağlık -küçükden büyüğe hepimiz için - 2010 bize iyi davransın lütfen. (fena değildi, ciddi bir sağlık problemimiz çıkmadı)
4. Az çalışmak, çok kazanmak (yarım sayılır, az çalıştım ama çok kazanmadım:))
5. Yeni bir bebek (en azından karında) (buna yıldız koyabiliriz, yeni yılın ilk günlerinde bebek haberimizi aldık ve bebeğimiz doğdu.)
6. Çok gezmek, az oturmak, çok seyahat etmek (aslında az gezmedim, özellikle hamileyken)
7. Daha çok eğlenmek, daha çok arkadaşlarla vakit geçirmek (elimden geleni yaptım, yapıyorum)
8. Eşimle daha da keyifli vakit geçirmek (şu son 3 aydır biraz az görüşebiliyoruz ama bu konuda da çabalıyoruz)
9. Kızımı hep eğlenirken, mutlu görmek (çok şükür)
10. 1 kere de olsa yurtdışına seyahate gitmek (malesef bu sene hamilelik, bebek sınırları aşamadık)
11. Kayak olayını çözmek (malesef, yine hamilelik bebek kayak olayına da giremedik)
12. Yardıma ihtiyacı olan herkese özellikle çocuklara yardım etmek (elimden geleni yapıyorum)

Evet çok uçuk şeyler istememişiz hayattan bu sene, hayat da bize iyi davranmış. En güzeli istediğimiz bebeği hemen bize verdi. Çok şükür ciddi bir sağlık problemimiz de olmadı..

Gelelim yeni seneye işte aşağıda bu seneden beklentilerim..
1. Yeni bir bebek - şaka şaka - bu bebek bildiğiniz doğurulan bebeklerden değil, benim kafamda oluşturduğum bir proje bu sene doğmasını çok istiyorum. Yani bu sene beklentim, işle ilgili.
2. Yeni bir araba - olur mu olur biz evrene gönderelim de.
3. Ela'nın artık okula gitmesi
4. Bir kere yurtdışı seyahati
5. Uzun bir yaz tatili
6. Sağlık, sağlık, sağlık - çocuklarım, ben, cocam, ailem herkese sağlık.
7. Cocamın bu sene de askere gitmemesi
8. Cocamla bir kere başbaşa küçük bir kaçamak.
9. Mutlaka zayıflamak - bu sene bunu da çözmek çok istiyorum..
10. Cocamın projesinin de gerçekleşmesi.

Evet geçen sene bize iyi davranmıştı umarım seneye de böyle güzel sonuçlar alırız.
Herkese mutlu ve sağlıklı yıllar.

28 Aralık 2010 Salı

2010

2010 yılında

* 2 kere kar yağmış ve biz dışarı çıkıp oynamışız.
* 2010'un ilk günlerinde 2. bebeğimizin geleceğinin haberini almışız, 9. ayda 2. bebeğimiz doğdu.
* 2010'un başında Ela 3 kelimelik cümleler kurarken, şimdi bize hikayeler anlatıyor. Kendi şarkılar uyduruyor.
* Kocam dahil kimseyle kavga etmedim, bir kere birine darıldım çabuk geçti.
* İlk 4 ayını bir evde sonraki 2 ayını başka bir evde son 6 ayını da bu evde geçirdik.
* 1 çocukluyduk, 2 çocuklu olduk.
* 9 ayını hamile, 3 ayını lohusa geçirdim. Ela ilk 3 ay meme emdi, sonraki 6 ay emmedi, son 3 ay yine emdi:)
* 5 kere şehir dışına çıktım. Hepsinde hamileydim.
* 1 kere gazeteye çıktım.
* 10 yıl önce elimde saçma bir jelli oyuncakla tanıştığım o çocuktan şimdi 2 çocuğum var. İlk gördüğüm zaman aklıma geliyor da inanılır gibi değil.
* Ekonomik olarak zorlandığımız bir yıldı, ama ruhsal ve duygusal olarak çok zenginleştik.
* 2010 bizim için güzel bir yıl oldu. Yenisi için de herkesin güzel geçmesini dilerim.

27 Aralık 2010 Pazartesi

O an

Asansördeki o an var ya hani birisi için asansörün kapısını tutmazsın ama onlar asansörün düğmesine basarlar ve birden kapılar tekrar açılır ve bir anda içeri girerler ve sana ''Sen bir hayvansın'' bakışı atarlar ve sen de aslında bilirsin ki haklılar, sen bir hayvansın ama aynı zamanda acelen vardır ve elinde içleri dolu 45 tane market torbası vardır ve bir ton ağırlığındadırlar ve sen çok yorgunsundur ve çişin de gelmiştir. Biliyormusun bu iş bir kişiyle başlar ama nerde biteceğini hiç bilemezsin, kapıyı bir kanı donuk idiot için tutarsın ve onlar bir sonraki kağnılar için tutarlar ve sonunda farkedersin ki aslında 15. katta evine çıkmak için merdivenleri kullansan daha hızlı olacaktır fakat artık çok geçtir ve şimdi bir asansörde senden nefret eden bir insanla takılıp kalmışsındır ve tüm o kötü hisler kafanın etrafında dönüp durmaktadır ve kendini suçlu hissedersin ve o diğer insanı suçlamak zorundasındır ve çok garip bir atmosferdir kimse konuşmaz ve herkes ya tepeye ya ayaklara ya da asansörün katlarını gösteren levhaya bakıp bir an önce gelmek ister yani gerilim yüksektir ve sen çok sinirli, üzgün ve aldatılmış hissedersin. Mesanende hoşnutsuz bir basınçla sinirlerin gereksizce bozulmuş bir şekilde yukarı çıkarsın. Asansörden kızgınca çıkarken, market torbalarını son bir kez yüklenirsin insan ırkından nefret edersin ve arkandan o yabancı, kapıyı onun için tutmadığın komşu seslenir ve nefret ede ede ''İyi akşamlar'' der ve sen de utanarak ''Size de'' diye mırıldanırsın ve daha da büyük bir hayvan gibi hissedersin. Çünkü aslında asosyalliğinle ve o anki sıkıntılı durumunun verdiği gereksizce aşırı sinirlenmenle sen gerçekten bir hayvansın. İşte o andan nefret ediyorum.

26 Aralık 2010 Pazar

Emzirme Reformu Sobesi

Elif her bir kimseyi sobelemiş. E ben de emzirmenin çok tutkulu destekleyicisi olarak cevaplamam gerek.

İşte soru ve cevaplar

1. Türkiye'de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Ben aslında Anadolu'yu falan da düşünerek %40'dır falan diye tahmin ediyordum ama UNICEF'e göre 1.3'müş. İnanılır gibi değil. Ben bu %1.3'ün içine mi giriyorum şimdi. Gurur duydum.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk kızımı ilk 7.5 ay sadece anne sütü ile besledim. Şimdi bir bebeğim daha var henüz 3 aylık ve şu ana kadar anne sütü ile besledim. Yine ilk 6-7 ay ek gıda vermeden anne sütü ile beslemeyi planlıyorum.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

İlk kızımda normal doğum iznimin üstüne 8 ay daha ücretsiz izin kullandım.

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Gerek kalmadı evdeydim.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır aslında ücretsiz iznimi de çok rahat verdiler. Sonra da part time çalıştım.

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Evet, yaşıyorum. Kendimi rahat hissetmiyorum. Emzirme önlüğüm var yine de hissetmiyorum. Haa takmıyorum emziriyorum. Ama bakışlardan rahatsız oluyorum. Neden bakarlar anlamıyorum. Bir annenin bebeğini doyurması kadar doğal ne olabilir ki. AVM'lerdeki emzirme odaları baya iyi oldu ama bence her restoranda emzirme ve alt değiştirmek için bir bebek bakım odası olmalı.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Evet tabi. Herkesin oluyor bence. En büyük destekçim eşim oldu. Bana zorlandığım zamanlarda çok destek oldu. Bu kadar uzun süre emzirebildiysem onun bunda payı çoktur.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan "sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Ela'yı ilk emzirmeye başladığımda ''Acaba sütün yetmiyor mu?'' ''Bu çocuk doymuyor''lar la, 1 yaşından sonra ''Ne gerek var artık''lar çok oldu. Sırf bunlar için iki adet yazım var. İsterseniz sizde bakın.. Bu ve Bu.. Ela'yı 19 ay emzirdim şimdi Ece'yi ve Ela'yı emziriyorum. Kimse bana bu konuda birşey anlatamaz. Emzirmek bir mucize.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Biliyorum ve destekliyorum. Bu ülkede annelerin bu konuda bilinçlenmeye ve desteklenmeye ihtiyacı var. Sonuna kadar arkasındayım.

(10) Emzirme Reformu'nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak içinwww.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim, destekliyorum, destekliyeceğim.

İsteyen herkesi ben de sobeliyorum.

24 Aralık 2010 Cuma

2010'un Son Buluşmaları

Aman allahım ne kadar da büyüdüler. Bu grup biraraya gelmeye başladıklarında 1-1.5 yaş arasındalardı, şimdi 2,5-3 yaş arasındalar. İlk buluşmalarda birbirinin elinden birşey almalar, birbirini itmeler, tekmeler ağlamalar çok oluyordu. Biz anneler hiç yerimizde oturamıyorduk.

Şimdi biz oturuyoruz, onlar oynuyorlar. Hala zaman zaman arıza çıkaranlar, bir oyuncak için ağlayanlar oluyor. Ama çabuk toparlıyoruz. Beraber sandalye kapmaca, boyama, çıkartma yapıştırmaca, dans, kutu kutu pense gibi birçok oyun oynayabiliyorlar. Herşeyden daha güzeli artık birbirlerine kızıp bağırmıyorlar.

Artık birbirleri ile KONUŞUYORLAR. Hem de çok tatlı. Birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlar. "Onu bana ver, bunu sen al" gibi. "Hayır o benim" de çok söylenen laflar arasında. Birbirlerinin isimlerini biliyorlar. Birbirlerine gitmek istiyorlar. Öpüyorlar, ayrılırken ağlıyorlar. Arkadaşlığı öğreniyorlar gözümüzün önünde. Hepsi çok tatlı birer çocuk haline geldi.

Ya biz. Biz de hergün birbirimize birsürü mail atan, aynı problemleri paylaşan, birbirini merak eden çok iyi arkadaşlar olduk. Bu oyun grubunu başlatırken hatta çocuğum olduğunda böyle sosyal bir ortamım olacağını düşünmemiştim. Güzel günler, eğlenceler geçirdik beraber. Tabii sadece beraber eğlenmiyoruz. Hastalıklarımızda, sıkıntılarımızda da konuşup, dertleşiyoruz, birbirimize sırtımızı yaslıyoruz. Herkese tavsiye ederim.

Bu fotoğraflar Aralık ayındaki buluşmalarımızdan. Çocukların ne kadar büyüdüklerini konuşup duruyoruz. Umarım arkadaşlıkları uzun süre devam eder, tabii bizim de. Ela, Beren, Eren, Melisa, Duru, İpek, Can, Efe ve Doruk. Birlikte büyümenizi diliyorum.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Son Bebeğim

Son bebek, ilk bebeğin olmadığı bir şekilde özel.

İlk bebek ilklerle doludur. İlk olduğu için özeldir. İlk bebek sürprizle ve merakla doludur. Son bebek, her nasılsa, kalbinizin acımasına neden olur çünkü bu şekilde tutacağınız son bebektir o. Gecenin bir yarısında kollarınızın arasında içinize sokacağınız - sanki siz bir aymışsınız gibi sadece parlak gözleri ile size bakan son bebektir. Bir daha bu aylık bir bebeğinizin daha olmayacağını bilmek onunla geçirdiğiniz zamanı daha doya doya geçirmenizi sağlar. Geceleri kalktığınızda bile daha sabırlı olursunuz. Bu, o bebeği daha çok sevdiğinizden değil anne olmanın anlamını bu bebekle daha iyi kavradığınız içindir. İlk bebekte anlamadığınız şeyleri artık bilerek yaşadığınız içindir. İkisini de çok çok çok seversiniz ama ikisine olan sevginiz kesinlikle farklıdır.

Yanakları o kadar dolgun ve doludur ki onu öptüğünüzde biryerden fırtlıycak sanırsınız. Gülümsemeleri ve gülmeleri son bebeğinizin gülümsemesi ve gülmeleridir. İlk bebeğinizde uykusuz gecelerle ve saat başı emzirmelerle nasıl başa çıkacağınızı düşünürsünüz. Son bebeğinizde ne olacağını bilirsiniz. İlk bebekte onunla yalnız kalmaktan korkarsınız. Son bebekte bir daha süt kokulu bir bebeğin kucağınızda olmayacağını düşünerek onu içinize çekersiniz. İlk bebekten sonra hep belki bir gün doğururum düşüncesinde olduğunuzdan bunların hiçbirini yaşamazsınız. Birinciye annelikle, ikinciye annelik farklıdır.

Sonuncuyla birlikte, geçirdiğiniz günleri özleyebilirsiniz. Yumuşak bir bebeğin sizi emmesi, minik bir elin parmağınızı kavraması ve memnuniyet içinde bir iç çekiş olmadan yalnızca ikinizin geçirdiği o sessiz geceyarıları olmadan ne yapacağınızı merak edersiniz.

Çok mu duygusal oldu. Her zaman bu kadar yoğun duygulu değil. Ama genel duyguları anlatmanın bir yolu bu kadar abartarak anlatmak. İkinci bebeğin nasıl olduğunu soranlara duyguların nasıl olduğunu anlatmak için. Son bebeğe duyulan aşk daha fazla sanılmasın sadece ikisine de aşkın farkına varıyor ve değerini biliyor anne.

Son bebeğiniz son bebektir. Bir daha doğurmak istememek, bunun için kalbinizin kırılmasını engellemez. Bir kez daha hamile olmayacağını, bebek kucaklamayacağını düşünmek insanı biraz acıtır. Yine de 2 bebeğimi sağlıkla büyütmek nasip olsun başka birşey istemem.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ece'm 3 Aylık

Minik Ece'miz 3 aylık oldu. Bu ay bizi geçirdiği idrar yolları enfeksiyonu ile çok endişelendirdi. Zor bir 2 hafta geçirdik. Antibiyotik bitip tekrar kontrole gittiğimizde tekrar bir üreme olmadığını gördük. Şimdilik biraz rahatladık. Bu hafta bir ultrasonumuz var ve sonra her ay tahlil yaptırıp bir süre takip edeceğiz. Umarım bir seferliktir de problemimiz kalmaz. Allah herkesin çocuğuna da benimkilere de sağlık versin.

Ece onun dışında çok sağlıklı görünen bir bebek. Zaten o yüzden anlamakda gecikdik. Ancak kilo almadığını farkedince enfeksiyondan şüphelendiler. O kadar çok gülüyor ve konuşmak istiyor ki hasta olması herkesi şaşırtıyor. Neyse dediğim gibi bize çok güzel tepkiler veriyor. Gülüyor ve ses çıkararak bizimle konuşuyor. Her çocukda yeni birşey görülürmüş ya, bu bizim deneyimlemediğimiz birşeydi. Ela da çok güleryüzlü idi ama bu aylarında bu şekilde sesle iletişim kurmazdı. Ela'nın yürüdükten sonra çenesi bir anda açıldı. Ece şarkı söyler gibi sesler de çıkarıyor.

Artık belli oldu ki Ela'nın tersine Ece'nin doğası çok sakin. Neredeyse hiç ağlamıyor. Kendi kendini sakinleştirebiliyor. Anakucağında 30 dk kadar önüne koyduğum renkli oyuncaklarla oyalanabiliyor. Tabii ben de farklı bir anneyim. 2. kere anne olmanın verdiği sakinlik ona da yansıyor.

Geçtiğimiz ay kilo alamamanın farkını kapatıcak sanırım 14 günde 450 gr almış ve 5.450 gr oldu. Tepkileri ve gelişimi ayının önünde görünüyor. 3 ay geçmiş bile inanılır gibi değil. Zaman çabuk geçiyor, çocuklar büyüyor. İkisi de kalbimdeki aşklarını daha da büyütüyorlar her gün. Hala çok çok yoğun bir yaşantım var ama umarım biraz daha sık yazabilirim. Herkese sağlık ve yılın son günlerinde bol eğlence diliyorum.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Bisiklet ve Dayım

Küçükken arkadaşım Cenk'e 7. yaş gününde bisiklet almışlardı. Cenk çok yaramaz bir çocuktu. Bisiklet alındıktan az sonra alıştırma tekerlekleri olmadan bisiklete binmeyi öğrendi ve mahallenin en havalı çocuğu haline geldi. Bazen annem işte iken anneannemlerin evinde karşı komşumuz olan Cenk'lerin evine giderdim. Ondan bir yaş küçüktüm. Cenk benimle hiç resim çizmek istemezdi veya oyun da oynamazdı. Ama apartmanda diğer kızlarla oyun oynarken de gelip herşeyimize burnunu sokardı. Yandaki yokuşdan bisikletini hızla sürer ve biz kenarda dururken önümüzden geçerken motorsiklet sesleri çıkarırdı.

Bir gün, oturup Cenk'in havalı olmasını seyretmekden çok sıkıldım. Ben de havalı olmak istedim. Cenk'den bana bisiklete binmeyi öğretmesini istedim. Yeterince kolay görünüyordu.

Bana nasıl oturulacağını ve nasıl pedal çevrileceğini anlattı. Üzerinde ben oturuyorken beni itti. Sanki kendim sürüyormuş gibiydim! Nerdeyse en iyi bisiklet sürücüsü olduğuma dair emin olmuştum.

Yandaki yamaçdan bir kaç kere beraber indik ve çıktık. Fakat 3. seferde, Cenk beni yamaçdan aşağı hafif itti ve "Bakalım tek başına yapabilecekmisin" dedi. Hafif çimenlik yamaçdan aşağı kendimi bıraktım sonra bisikletin bir tarafı bir meşe ağacına çarptı, ben bir tarafa bisiklet bir tarafa düşerek durduk. Cenk, niye böyle birşey yaptı bilmiyorum. Şakacılığı ve çocukluğunun verdiği öngörememe olduğunu düşünüyorum.

Yamacın sonunda yüzümde 2 yerden kan akarak yatıyordum ve bisikletlerin çok tehlikeli olduğuna, hiç yanaşmamak gerektiğine karar vermiştim. Nasıl o yaşdaki aklım böyle bir şeye karar verdi bilmiyorum ama o zaman bisikletlerin şeytan makineler olduğuna ve beni yokedeceğine ikna olmuştum.

6. doğum günüm birkaç ay sonraydı. Ve geldiğinde çok heyecanlıydım. Bir midilli veya uzay gemisi istemiştim (şimdi ne kadar gerçekçi olduğumu anlıyorum, aslında kendi küçüklüğümü biraz deşsem Ela'nın kime benzediği ortay çıkar) ve bana bir midilli alacaklarına nerdeyse emindim. Kalkar kalkmaz mutfağa, annem ve babamın yanına gitmiştim.

Annem bana hediyem için dışarı çıkacağımızı söylediğine bir midilli aldıklarına emin olmuştum. Canlı ve sürülebilir bir hayvanım olacağı için o kadar heyecanlıydım ki kapının yerini unutup bir süre içerde ata binermiş gibi koşturup durmuştum.

Kendimi kontrol etmeye muvaffak olup evin dışına doğru yolumu bulduğumda, arka bahçeye koşup orda bekleyen midillimle kavuşmak için can atıyordum. Hayretimi düşünün midilli yerine bir bisiklet orda duruyordu. Bir kaç zilisaniyede aşırı yüklenmiş doğum günü modundan annem babam beni öldürmeye çalışıyormuş gibi bir ruh haline geçmiştim.

Çığlık atarak ve ağlayarak doğum günü hediyemden uzaklaştım. Ailemin beklediği reaksiyon bu değildi tabikine.

Ailem muhtemelen ilk bisiklet maceramın beni nasıl travmatize ettiğini hafife almışlardı. Hemen zarar kontrol moduna girdiler. Çok güzel bir ses tonuyla annem ''Sana bisiklet binmeyi öğretmeme ne dersin?'' diye sormuştu. Yüzümü annemin bacağına gömüp daha çok ağlamıştım. Dayım ''Ben seni tutarken pedalleri çevirebilirsin! Çok eğlenceli olur'' demişti.

En sonunda beni nasıl ikna etti bilmiyorum, hatırladığım bir sonraki şey kuzenimin büyük bisikletinin selesinde oturmuş teröre uğramış gibi dayıma asılmamdı.

Dayım arkada oturarak yavaşça pedal çevirmiş ve beni bisikletlerin eğlenceli olduğu ve tüm kanımı emmek isteyen tehlikeli şeytansı yaratıklar olmadığı konusunda sakinleştirmek için elinden geleni yapıyordu. 5 dakika geçti ve hala bisiklet tarafından hunharca öldürülmemiştim, böylece biraz rahatlamaya başladım. Annem yolumuzun üstünde durup hayranlıkla seyretti. Bir anlığına harika bir aile zamanıydı.

Sonraki bir kaç dakika hayatımda bir dönüm noktasıydı. Dayım ve ben başka bir yüzeye doğru yelken açmıştık. Hafızamda sesini şöyle hatırlıyorum : "Haaaaaa... haaaaaa... haaaaaaa... çok eğlenceliiiiiiiii! Süüüpppppeeerr! Hayyyydddii çimleerdee süüüreeliiim!"

Sanırım yani öyle tahmin ediyorum ki bisiklet deneyimimi zenginleştirmek için dayım değişik yüzeylere doğru yönelmek istemiş, ve bisikleti çimlere doğru kırmıştı.

Nasıl oldu da kayaya çarptık ve ikimiz de alaşağı olduk ve yerlere saçıldık bilmiyorum; kesinlikle çok hızlı falan gitmiyorduk. Bildiğim tek birşey var ki dayımın ön tekeri kayaya çarptığı anda, zor kazanılmış güvenim de bir atılmış bir muz kabuğu gibi büzüştü.

Dayımın 110 kg'lık tüm bedeni dirseğimin üzerindeydi. Zorlukla dayımın altından kendimi kurtardım ve anneme koştum. Dayım utanç çuvalı gibi yüzüstü yerde yatıyordu.

Bisikletlere karşı korkum yaklaşık 6 yıl daha devam etti. Tüm arkadaşlarım bisiklete binip hava atarken, ben arkalarından koşup gururumu korumaya çalışıp fakat başarılı olamayan garip çocuktum. Yıllar sonra 12 yaşımda tekrar bisiklet denememi yaparken yine bana özgüven vermeye çalışıp bu sefer başarılı olan ve ondan sonraki 10 yıl boyunca bisikletin tepesinden inmememi sağlayıp aileme nerden aldık bu bisikleti dedirten yine dayım oldu. Bugün bu olayları hatırlayıp kendi kendime gülümsedim. Onu ne kadar az andığımı düşünüp üzüldüm biraz. Deli derlerdi ona; o deli, ele avuca sığmaz kişiliği ile bundan 14 sene önce 39 yaşında bizleri yine şok ederek aramızdan ayrıldı. Yaşasa şimdi 53 yaşında olacaktı. Yine eğlenceli başlayıp hüzünlü bitirdim yazıyı ama bu sefer elimde olmadı. Nur içinde yat dayıcım. Bana ve ailedeki tüm çocuklara sonsuz cesaret veren tek insan. Onun çocukları ile benim aramdaki farklara bakıyorum ve ondan çok ders alıp çocuklara vermek istediğim en önemli şeyin cesaret ve özgüven olduğunu artık biliyorum.

10 Aralık 2010 Cuma

Burnuna Cicek, Kulagına Taş.

* Verdiğim araya kücük bir ara verdim. Ela icin önemli sayılır degisiklikler oluyor. 2.5 yaşına yaklaştığının sinyallerini veriyor. Merakı cok cok cok cok arttı. Artık her kapağın icini, her deliğin arkasını görmek istiyor. Buna kendi vücudu da dahil. Bu hafta burnuna cicek soktu. Şu yapma ciceklerden. Allahdan gördük. Yoksa söylemeyecek. Ben sordukca "hayır" diyor. Ama bir yandanda sanırım kendince cıkarmaya calısıp, elini burnuna sokup ciceği daha da derine itiyor. Bir operasyonla yatırdık. Bir kişi kollarını tuttu, bir kişi kafasını, bir kişi de burnundan cımbızla cıkardı. Bayağı da büyük bir cicek. Görmesek soktuğunu kimbilir nelere yol acıcak. Gecen gun de parkta kulagına tasları sokuyormuş. Sanırım nereye gideceğini merak ediyor. Artık Ela her zamankinden daha fazla gözümüzün üstünde olmasını gerektirir bir durumda. Herkesin cocuğu büyüdükce rahatlıyor. Biz büyüdükce daha da tehlikeli şeyler yapıyoruz. Mygym'de o kadar yükseklere tırmanıyor ki ben indiremiyorum, her seferinde yardım alıyorum. Daha neler neler.

* "Nerde" dönemimiz bitti. Artık cıldırtası "neden" dönemimiz resmi olarak basladı. Yavruvatan ve anayurtta şölenlerle kutlanıyor. Bugün sanırım 786 defa neden dedi. Herseye "neden" diyoruz artık. "Bu masa kızım", "neden". Nasıl cevap veriyorsunuz. Ben her zaman hazırlıklı olurdum, ama su an o kadar yogun bir gundemim var ki, "neden" sorularının cevaplarının bir kısmını uyduruyorum, bir kısmına da "bilmiyorum" diyorum. Biliyorum merakını gidermemiz lazım ama bu bitmezki. Uyanık olduğu her saniye konuşuyor artık.

* Bugün düşündük. "Cok şükür" dedik. Sonunda bizim de cıngıraklara bakan, gösterdiğimiz şeylerle oyalanan, kendi kendine duran bir cocugumuz oldu. Ela'da biz böyle şeyleri hic goremedik. Onu bu kücük aylarında sakin tutabilmemizin tek yöntemi gezdirmekti. Mutlaka birisi kucağında gezdiricek. Ece gercekten sakin görünüyor, bakıcaz.

* Ece, bir idrar yolları iltihabı geciriyor. Son haftalarda düzgün kilo alamıyordu zaten ve bu enfeksiyondan olurmus. Cok kucuk oldugu icin tek seferlik bir enfeksiyon da olabilir, yok böbreklerine de vurabilir diye bizi cok strese soktular. Hala stresim gecmis değil cunku bu konuda hic fikrimiz yok ve antibiyotiği bitip de sürekli idrar tahlili ile kontrol edilmeden bunu bilemeyeceğiz. Bu enfeksiyonun tek problemi cocugun hasta olması degil. Antibiyotik yüzünden cok istahsız. İlk ay 1 kg alan bebeğimizin yerini, emzirmek icin uyuklatmak zorunda kaldığım bir bebek aldı. O kadar zorlanıyoruz ki anlatamam. Rutin falan yemişim. Tüm gün emzirmeye calısuyorum biraz daha alır belki diye. Sürekli ağlıyor, gündüzleri düzgün uyuyamıyor. Onunla 7/24 ilgilenmek zorunda kalmam Ela ile durumları da zora sokuyor. Cok huysuz ve hırcın bir durum aldı. Bu da yetmezmiş gibi kendisi de nezle oldu, burun falan ceşme gibi akıyor. Bari Ece'ye bir de bu gecmesin diye ücbucuk atıyorum. Şu antibiyotiğimiz bitip de beslenmemiz düzelsin ve enfeksiyon tekrarlamasın diye dua ediyorum. Bizden durumlar budur. Bazı arayanlara dönemedim. Umarım kusuruma bakmazsınız. Gecen gün yardımcımız arayan bir arkadaşıma "merhaba, vakit yok" demiş ve kapatmış. Güldük aslında ama kadının bu lafı özetliyordur sanırım evdeki durumu. Mesaj atanlara, soranlara, arayanlara cok tesekkurler. Umarım hersey normale dönünce herkesle konusabiliriz.

5 Aralık 2010 Pazar

Biraz Ara

Çok yorgunum ve keyifsizim. Ece bir enfeksiyon geçiriyor. Ne boyutta bir şey olduğunu henüz bilemiyoruz. Bir süre yazabileceğimi sanmıyorum. Bazıları her daim yazabiliyorlar. Benim için bir keyif işiymiş. İçimden yazmak gelmiyor. Yakında görüşmek üzere.

2 Aralık 2010 Perşembe

Kadınlar kendilerini sevmeli

Haftada bir gün birkaç dakika ayırıp kendimiz hakkında neleri sevdiğimizi düşünmeliyiz. Favori bir fiziksel özellik olabilir, bir kişilik özelliği olabilir, yetenekler veya herhangi bir şey. Çekingen olmayın. Sizin tarafınızdan size yazılan bir şükran günlüğü gibi düşünün. Dove Özgüven Fonu tarafından görevlendirilmiş "Gerçek Kızlar, Gerçek Baskı: Özgüven Üzerine bir Ulusal Rapor,"'a göre:
  • 10 kızdan 7'si, görüntüleri, okuldaki performansları ve aile ve arkadaşlarla ilişkileri de dahil olmak üzere kendilerinin yeterince iyi olmadığını düşünüyor.
  • Kızların %57'si kendi görüntülerini eleştiren anneye sahip
  • 8-12 yaş aralığındaki kızların %91'ine kıyasla 13-17 arası kızların %67'si kendilerini kötü hissettiğinde annelerine sığınıyorlarmış.

Kadın olarak ne kadar özgüvenimiz yüksek olursa, çocuklarımızı da o kadar kendine güveni yüksek yapabiliriz. Tamam, ben başlıyorum. Espri anlayışım olduğu için çok mutluyum. O olmadan hayatı çok ciddiye alırdım. Beni tanıyanlar, cıvıtmaya ne kadar hazır olduğumu, geyik yapmayı ne kadar sevdiğimi bilir.

Şimdi sıra sizde. Siz kendiniz hakkında ne seviyorsunuz?

Yorumları istatistik gibi yayınlayacağım. Hadi kızlar. Herkes kendi hakkında neyi seviyor. Kendiniz hakkında olucak ama çocuklarım olduğu için çok mutluyum falan değil.

30 Kasım 2010 Salı

Aynı Çocuktan 2 Tane doğurmuşum

Demek ki bizim genlerimiz birleşince kesinlikle bize benzemeyen birşey çıkıyormuş. İşte üstte Ece, altta Ela'nın 11 haftalık fotoğrafları ve birbirlerine çok benziyorlar. 2 yıl arayla çift yumurta ikizi doğurmuşum da haberim yokmuş. Bakalım büyüyünce de benziyecekler mi.. Bir tek göz renkleri ve burun şekillleri farklı.. Tabii karakterlerine girmeyim, onlar tamamen farklı.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Alfa ve Beta'nın uyku rutinleri

Bazen, uyku saati rutini son sinirimin üstüne basıp üstünde dans ediyor.

Bütün gün annelik yapıyorum. Oynadım, düzelttim, sarıldım, güldüm ve dinledim saat şimdi 21:00 ve artık ben de bitmişim.

Ama çok yakın kaynaklara göre hayır bitmemişim.

“Canım benim? Legolarla mı oynaman gerekli yoksa diş fırçalaman mı?“. "Ela'cım, kitapları bırakıp ışıkları söndürmemiz gerek artık” “Bir kitap seç artık okuyalım da uyuyalım.“ "Ece, uyusan da artık ben de yatsam”

Huysuzum. Çakralarımdan yorgunluk ve sabırsızlık sızıyor.

En sonunda, ışıklar sönüyor, dişler fırçalanıyor, memesini emen beta sürümü babaya verilip alfa sürümü ile birlikte alfa'nın yatağına yatılıp (sadece toddler dedikleri yaşta çocuklara tanınan bir ayrıcalık) biraz onun seçtiği masal karakterleriyle (çoğunlukla içinde aslan, ela, şapkacı, tavşan ve şirin babanın olduğu) masal anlatılıyor. Bu arada iyiki bu çocuğa büyük yatak almışız diye kendi içinden dua ediliyor. O arada alfanın bazı manipülasyonları (su isterim, çişim geldi, azcık daha süt, bana masaj yap, popomu kaşı) giderilip sabırlar biraz daha zorlanıyor.

Ve detay olarak, alfa o sırada 3 çeşit değişik masal isteyip, arkasından 100'e kadar saymamızı isteyip ama (2'den başlayarak) arada çeşitli yerlerini kaşıtıp, meme de isteyerek bir savaşa giriyor. Savaşı zor ve geç de olsa biz kazanıyoruz ama bazen çok çabuk bazen çok geç. Ama bizi çok yoruyor. En çok da artık akşam oldu uyusa da ben de biraz dinlensem diye gözünün içine bakan beni.

Beta'yı son 2 gündür yatağında ağzına meme vererek uyutuyorum artık. Umarım Beta'da daha güzel uyku alışkanlıkları yakalayabiliriz, çünkü Alfa'nın uyku alışkanlıkları bu yaz yaşadığı bir sürü değişiklikle ona tanımak zorunda kaldığımız ayrıcalıklarla çok bozuldu. Zaten yaşının gereği hiç yatmak istemiyor, artık onu yatırmak bir manyaklık haline geldi.

Yine de bu zamanlar geçici ve bu meslek dünyanın en güzel mesleği.

28 Kasım 2010 Pazar

Ece Dönüyor, Ela'nın Motoru 4 yaşında

Hani birini araman gereklidir. Arayamadıkça daha da arayamazsın ya, yazmak da öyle birşey yazıcakların biriktikçe daha da yazamaz hale geliyorsun. Artık birikenlerin süngerini çekip bulunduğun yerden yazma zamanı. Hiç yazmamaktansa kısacık yazalım bari.

Zaman gerçekten hiç yok. Size sıradan bir günümü yazacağım, neden bahsediyorum anlayacaksınız. Sıradan olmayan günlerimizde zaten dışarda koşturuyor oluyoruz.

* Ece tam yemelik oldu. Gözlerini uyanık olarak açınca karnı toksa başlıyor bize gülmeye. Hatta şu sıralar meme emmeyi bırakıyor gözünü dikiyor yüzüme gülüyor. O zamanlarda çok fena sarılasım geliyor ama istediğim kadar sıkamıyorum onu. Her yavru kendi annesine tatlı tabii bu yüzden o da bana şu sıra bal kıvamında. Dünden beri dönmeye başladı. Yüzüstü yere bıraktığımızda fırt diye dönebiliyor. Babası da tam tersini yapabildiğini görmüş artık öyle kanepenin köşesine bırakıp biryere gitmek yok. Hala sakin bir bebek. Dün anakucağına oturttum, buzdolabının karşısına çektim. Onun hizasına da magnetleri koydum. Ben yemek yaparken magnetlere bakarak eğlendi ve kendi dilinde konuştu. Verem aşısı için doktora götürdük bir ayda çok uzamış ve 59 cm olmuş. %95'de boyu. Benim gibi kısa boylular ailesinden gelen bir insan için çok manyak bir değer bu. Kilosu da 4.950. Geçen ay kadar çok almamış ama kafamı takmayacağım değerler içinde. 2. çocukda daha az kafayı takıyorsunuz gerçekten. İyiki doğurmuşum onu, iyice aşık oldum ona. Dün birisi "gerçekten ikinci bebeği Ela kadar çok seviyor mu insan?" diye sordu. Öyle olmaz zannediyorsunuz ama gerçekten seviyorsunuz. İkisine de bakıyorum, hangisine sarılsam bilemiyorum.

* Ela artık daha da çok konuşuyor. Aslında uyanık olduğu zaman hiç susmuyor diyebiliriz. Şu sıra Ece'yi bırakıp onu biryerlere götürdüğüm için, anne kız takıldığımız için çok mutlu ve daha sakin. Ece'yle de arası daha iyi. Yere bir halı seriyorum, Ece'yi yatırıyorum ve beraber oyuncak gösteriyoruz Ece'ye. O da çok eğleniyor hemen öğreten abla modunu alıyor. Evde Ece'nin olmasına alıştı iyice. Herşey normalleşti evde. Beklediğimden daha çabuk. Ama tabii Ece'yle fazla ilgilenirsem geçici krizler yaşıyoruz, en çok da meme istemesi beni zorluyor. Mygym'e tekrar başladı. Oyun zamanında gittiğimizde bir gelişim uzmanı kadın ordaki çocukları bilmemne gelişim envanterine göre değerlendiriyordu. Ela'ya ve bize sorular sordu. Bir test yaptı falan sonunda bir çizelgede gelişimini getirmiş. Buna göre Ela'nın kaba motor gelişimi 4 yaşında, yani fiziksel becerileri yaşının çok üstünde. "Zaten ben onu izlemiştim, siz bu çocuğu ciddi bir jimnastiğe gönderin. Çok yetenekli" demişti. Evet evde heryere tırmanarak bu yeteneğini geliştirdi diyemedim ama biz de farkındayız zaten yaşının üstünde tehlikeli şeyler yapmaya çalıştığının. Neyse ama ince motor gelişimi 22 aylık bir çocuk değerinde. Yani kendi kendine yemek yemesi, düğme iliklemesi, boya yapması, geliştirilmesi gereken özellikler. Ama bence her çocuk ilgisi olan alanda gelişiyor. Dil gelişimi ve öz bakım gelişimleri de 3 yaş üstü görünüyor. Aslında bizim çok bilmediğimiz birşey söylemedi ama size kendi çocuğunuzun standartların neresinde olduğunu hangi özelliklerini geliştirmeye teşvik etmeniz gerektiğini anlattığı için bence çok yararlı. Neyse biz Ela azmanını gene iyi bu zamana getirdik diyorduk, yanılmamışız. Bir sirke versek bayılarak çalışıcak sanırım.

Sıkılacak hiç vakit yok, o yüzden herşey gayet yolunda. Akışa bıraktık kendimizi. Umuyorum daha sık yazmaya çalışacağım.

23 Kasım 2010 Salı

Sessizlik

Çok nadir sessizlik isterim.

İnsanları severim. Sohbetle enerji kazanırım. İnteraksiyondayken en mutlu olurum.

Fakat son günlerde, içsel ses kapatma düğmeme basmak istiyorum.

Açıkçası sorun sizde değil.

Sorun bende.

Evde o kadar çok ses var ki.

Kendimden sıkıldım.

Aşağılayıcı anlamıyla söylemiyorum. Kendime güvensizlikle ilgili bir durum da değil. %90 zamanda, kendi derimde rahatım.

Herşeyde ben olmaktan bahsediyorum, buraya yazıyorum, Ela'yla uzlaşmak için binbir türlü konuşuyorum, Ece'yle anlamasa da konuşuyorum, cocayla konuşmayı özlediğim için habire konuşuyorum, yardımcıya beni türkçe anlasın diye konuşuyorum,
anneme laf anlatmak için konuşuyorum (içlerinde bazen en zoru bu çünkü en zor laf dinleyen), arkadaşlarla konuşuyorum, birilerine derdimi anlatmak için konuşuyorum.. Yeteer... ben, ben, ben..

Kendimin biraz susmasına ihtiyacım var.

Öylece durmaya, konuşmadan, bir sonraki adımımı düşünmeden.


Eminim bu geçici birşey - kendime bir ayar verme.

Ama şu an, buna ihtiyacım var.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Mantar Avı

Bayramda cocayla "bayarız, iki çocuk napıcaz nasıl geçicek" diye düşünürken, totomuz yer görmediği için zırt diye geçiverdi. Bana, "iki çocukla en çok gezen anne" plaketi uygun görüldüğünden, Altın Portakal alamamış Nurgül Yeşilçay gibi asabi değilim çok şükür. Onun yerine şeker gibiyim.

Anlamsız doğa gezilerimize sonunda tekrar başladık. İki çocuğunuz varken nasıl yalnız ve başbaşa kalınır biliyor musunuz? Çocuk başına bir tane büyüğü de gittiğiniz yere götürüceksiniz. Bir de onlara bir de yedek götürüceksiniz. Yani toplamda 2 çocuk için 3 büyük daha yanınızda taşırsanız, çocukları büyüklere büyükleri de sinir krizi geçirme noktasına gelen boşda kalana çocuğu versin diye büyüklere emanet ederseniz birkaç saatinizi kocanızla yanyana ve başbaşa geçirebiliyorsunuz. Üstelik hava güzelse çocuklarınız da hava alıyor falan.

Bayramın güzel havasını fırsat bilip geçen kış gittiğimiz ama benim hamileliğim nedeniyle ormanına yeterince dalamadığımız Ankara'ya 100 km uzaklıktaki Greenpark'a 2 araba 7 kişi kendimizi attık. Çocukları büyüklere bırakıp cocayla birlikte otelin arkasındaki yürüyüş yolundan daldık ormana. Hava çok güzeldi ve mevsim tam mantar mevsimi. Bizim keşif gezisi biraz mantar gezisine döndü çünkü adım başı garip gurup mantarların fotoğrafını çekmek için durduk.

2 saat boyunca, yürüdük, sohbet ettik (sohbet ettik derken bildiğin saçma sapan geyik yaptık ve şu sıra evde ne kadar konuşamadığımızı farkettik) ve mantar çektik. Çok değişik boyda ve renkde mantarlar var ve tam zamanında gitmişiz mantar açısından.

Gün sonunda biz çok huzurlu, çocuklar açık havanın etkisiyle çok yorgundu. En yakın zamanda umarım yine kendimizi anlamsız bir gezide buluruz.

Pedometrede 5090 adım atmışız.

16 Kasım 2010 Salı

Ece 2 Aylık

Ece kız tam 2 aylık oldu. Zaman çılgınca çabuk geçiyor. Geçtiğimiz haftalarda bilinçli bir şekilde sesimize, gülümsememize karşılık gülmeye başladı. Gölgelere, ışıklara çok ilgisi var, gözleri faltaşı gibi açılıp izliyor ışıkları. Genel olarak sakin bir bebek. Hatta az ağlayan bir bebek diyebilirim. Hele Ela gibi kolik bir bebek büyüttükten sonra Ece bize melek gibi geliyor. Agu ve gugular başladı. Tek tek sesler çıkarıyor. Ela uyanır uyanmaz ağlardı, Ece uyanmadan önce 10 dk mızmızlanıp bizi uyarıyor. Benim de işlerimi halledicek (el yıkama, tuvalete gitme veya son kaşığımı ağzıma alma, su içme gibi) biraz vaktim oluyor, ağlamadan önce. Gece uykusuna çabuk alışmıştı çok şükür gece uykularımız da aynı şekilde devam ediyor. 2 aylık bir bebek için daha fazla ne söylenirki, iyi ki doğurmuşum ne diim.. Ona olan aşkım her geçen gün büyüyor..

13 Kasım 2010 Cumartesi

Kısıtlı Vakit

* Geçenlerde belgesel izliyoruz karıncaları gösteriyor. Nasıl larvalarını bırakıyor biryere sonra hayvancıklar ordan alıyor başka yere. Aman ayağımı uzatiim sonra taşırım yok. Adam hiç üşenmedi 20 dakika bu karıncaların eforunu anlattı ekran başındakilere. Allahı var süper bir aile. Ama insanın aklına şu soruları getiriyor; Ulan beni hiç bir televizyon 20 saniye görüntüledi mi acaba.

* Kreş çocukları gibiyim. 3 gün iyiyim sonra tekrar boğazım ağrıyor. O kadar çok virüslerimizle taciz ettik ki aldığı onca anne sütüne rağmen Ece de öksürmeye başladı. Ela gidip yüzüne yüzüne öksürüyor daha ne diyim.

* Ne kadar zor olabilir ki. Hayatta insanların senden tek beklentisi yemek yemen, uyuman ve oyun oynaman olsun ama sen yine de hayatından memnun olma. Çişini yap, "olmaz", yemek ye, "yemem", hadi yatağa ,"olmaaaz", biraz oyuncaklarınla oyna, "belabel", hadi parka, "gitmiycem", uyku saatin geldi, "parka götür". Şu sıra hersaniyemiz mücadele şeklinde geçiyor. Oysa ben onun yerinde olsaydım ooooh mis gibi hayat.

* Sonunda oldu. İyiyim, vaktim bile var diyordum ama bitti. Artık 5 dk'm bile yok. Bir ara bir günümü yazarım ama biri yatıyor, öbürü kalkıyor. Ela dışarı da çıksın oynasın, Ece'nin bakımını hallet derken zaman nasıl geçiyor anlamış değilim. Bayram size geldi bize bayram ne zaman Ece ile Ela'yı bırakıp coca ile başbaşa bir günlük bir yere gidebilicez, işte o zaman gelicek. Şikayet ettiğim için yazmıyorum aslında. Akışa bıraktım kendimi, insanın birşey düşünecek bile zamanının olmadığı zamanlar da olması gerek.

* Geçen gece Ela'yı yatırırken yine aramızda komik bir dialog geçti.
Ela: Ben büyüyünce benim de memem büyüycek, dimi anne?
Ben: Evet, kızım.
Ela: O zaman ben de Ece'yi emziririm.
Ben: Ama sen büyüyünce Ece de büyüyecek Ela.
Ela: Olsun yine de emziririm.
Ben: (güya kadın ile erkek arasındaki farkları belirtmek için). Baban da emziriyor mu Ela?
Ela: Hayır anne.
Ben: Neden kızım?
Ela: Çünkü onun kıllayı var.


* Ela 28 aylık oldu. Bebekken hiç emzik kullanmadı. 19 aylıkken meme emmeyi bıraktı. Şimdi resmen ağzından emziği düşürmüyor, ciddi ciddi de meme emiyor. Bakalım nereye kadar gidecek.

Herkese iyi bayramlar.

9 Kasım 2010 Salı

Kung - Fu Biliyorum

Ela ile bugün aramızda geçen şok edici dialog.

Kung-fu Panda'yı izlediğinden beri Ela zaman zaman el, kol sallayarak Kung-Fu yapıyormuş gibi yapar.

Bugün bir ağlama ile bulunduğu odaya gittim.

Ben: Ne oldu kızım?

Ela: Anne elim uf oldu.

Ben: Neden kızım?

Ela: Tandalye'me kung-fu yapıyordum.

Ben: Kung-fu bildiğini bilmiyordum Ela'cım.

Ela: Biliyorum. Ama sandalyem bilmiyormuş.

Ben: Haa..

Hala, hala şaşırıyorum. Çok salağım.
Üstelik artık strateji kullanan bir çocuğa şaşırıyorum. Her markete gittiğimizde babaannesi'nin ona şeker aldığını söylüyor. Biz de hep soruyoruz, babaannesi kesinlikle almıyorum diyor. Meğerse onlara da "babam bana çikolata alıyor" diyormuş. İnanamıyorum bu yaptığı stratejiye. Ayağımızı denk almamız gerekiyor aslında. Bir strateji gurusu yetiştiriyoruz da farkında değiliz.

5 Kasım 2010 Cuma

4 Kişilik Yaşam

(Fotoğraflar ilk kez 4 kişi dışarı çıkmamızdan - ODTÜ)

"EE 4 kişilik hayat nasıl gidiyor?"

Şu sıralar en çok aldığım soru bu, özellikle tanıdığım insanlardan. (Yabancılar sadece durup şapşal bakıyorlar, tüm aile dışardaysak). Soru'da merak veya korku veya 4 kişi ile hayatta kalmanın imkansızlığını hissedebiliyorum bazen.

Cevabı ise, rapor vermekten mutluyum ki 4 kişilik yaşam gayet iyi. 4 kişi 3 kişiden çok farklı değil gibi. En büyük alışma bu karışıma yeni bir bebeğin adaptasyonu. Yenidoğanı emzirdiğin sırada büyük olanın başını belaya sokmasını engellemek için onunla nasıl oynandığını kavramak.

Her zaman derim, bence olay çocuksuz hayattan çocuklu hayata geçebilmekti. Bir kere çocuklu bir hayatın olunca evin düzeni zaten çocuklu bir aile düzeni oluyor. Çok fazla farketmiyor. Uykularını düzenlemen gerekiyor. Artık özgür olmuyorsun. Tabii ki hangisiyle kim ilgilenicek onu yönetebilmek gerekiyor, ama onun dışında bence korkulacak fazla birşey yok.

Beklentiler artık farklı. Kaos bazen hayatın gerçeği oluyor. İnsan kendini fikre alıştırınca daha da kolaylaşıyor. Fakat sevgi ve neşe ve çocukluğun muhteşemliği hep yanınızda da oluyor.
Hayat bir neyi ne için feda ettiklerinizin serisi. Ve bence 4 kişilik hayat gayet güzel.

4 Kasım 2010 Perşembe

Günün Loloları


* Bizim evde ateş ölçerler için bir çeşit Bermuda Şeytan Üçgeni var. Nasıl oluyorsa, Ela her hasta olduğunda ateş ölçeri bulamayıp eczaneden yenisini alıyoruz. Zaten Ela sayesinde evde sürekli birşeyler kayboluyor. Yeni gördüğü herşeye " bu benim" diyip odasındaki zulasına gtürdüğü için sürekli evdeki bazı eşyaları arama modundayız. En favorileri, bizim odamızdaki ledli ışık, benim su termosum, Ece'nin emzikleri, uzaktan kumandalar ve telefonlar.

* Bu ecnebilerin bayramı Haloviin bence çok komik bir uygulama. Ne o öyle koca koca adamlar dote kaçan taytlar giyerek günlük hayat karizmalarını mağmaya gönderiyorlar. Çoluk çocuk rezil kepaze dolaşıyorlar ortalıkta. Çocuklara kötü örnek oluyorlar. Şeker falan toplatıyorlar. Nedenini de anlamış değilim. Hayırlara vesile olsun ne diyeyim. Beleyken bele işte.

* IQ'su 799.5'dan 800 olduğu için Erol Büyükburç'un spermlerini çalmışlar. Bence kendisi Alzheimer hastası olmuş. Ciddi ciddi demeçvermiş bu iş uzaylıların falan da olabilir diye. "4-5 sene olmuş olabilir, çok zeki olduğumun farkına varıp böyle yapmış olabilirler." demiş. Kendisi o kadar zeki ki Eurovision'da Türkiye'den Türkiye'ye oy falan verebilir. Ben de en büyük manyak Hitler sanıyordum. Bir arkadaşım bu haberi gönderince bir kere daha bu mizah dolu ülkede yaşadığıma bir daha şükrettim, rahmetülahilaihalilalala.

* 2 yaşındaki akıllı mı deli mi olduğuna henüz karar veremediğim kızım, dün dışarı çıkarken "Ece'nin alt değiştirme zımbırtısını unuttunuz anne" diyerek, gerçekten unutmuş olduğumuz çok önemli materyali burnumuza dayadığında, annem ve ben şaşırsak mı utansak mı bilemedik. Ama ben çok gurur duydum. Bugün de kardeşine şarkı söyledi ve dans etti. O da öyle dinledi. Bir sene sonra acaba Ece'yi Ela'ya bırakıp gezmeye falan gidebilirmiyim ki.

* Dün akşam Ela'ya masal anlatırken öyle bir sıktım ki. Masal artık Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi ve Narnia arası birşey oldu. Arada Alice Harikalar Diyarı'ndan bazı karakterler kullandığımı da hatırlıyorum..

3 Kasım 2010 Çarşamba

Yalan ve Yılan

  • Selam İsmim Esra. Ve size yardım için burdayım. Yardımıma ihtiyacınız olduğunu bilmiyor olabilirsiniz ama bu da benim ebeveynlik önerime ihtiyacınız olduğunu gösteren bir işaret. Ben sizin kişisel Harvey Karp'ınızım.

Aynı zamanda, çocuğunuz bile yokken neden birinin size bu linki gönderdiğini merak ediyor olabilirsiniz ve bu da muhtemelen uzaktan bir akrabanız denizin ortasında ölüp size bir yetim bırakacağı için değildir. Allah korusun. Veya birisi size aslında çocuğunuz olduğunu anlatmaya çalışıyor olabilir. Tebrikler! Muhtemelen oldukça çok desteğe ihtiyacınız olacak. Fakat yeterince sizden konuştuk. Artık başlayalım değil mi?

Bugün inceleyeceğimiz konu yalan söylemek.

Yalan söylemek her ebeveynin eninde sonunda uğraşması gereken bir problem. Mesela kızım bana
"Kim benim ellerimi kirletti anne?" diye sormuştu ve
ben "Tabii ki sen kızım. Sana oynamamanı söylediğim halde çamurla oynadığın için" demiştim.
O da "Hayır, anne. Periler kirletti." demişti. (En son izlediği çizgi filmin etkisiyle).
Ben, "Periler mi, Gerçekten mi? En iyi yalanın bu mu? Periler bir kere ağaçlarda kurabiye pişirir. Çamura dokunmazlar. Yani uyduracaksan bari biraz inandırıcı olsun. Mesela sana büyük kuşun gerçek olduğunu söylediğim gibi. Ona inandın değil mi? Ama uydurmuştum tatlım." (Çok mu acımasız oldum.)

Sonra başladı ağlamaya. Muhtemelen benim kadar iyi bir uydurukçu olamayacağı içindi ve bu iyi birşey tabii.. Bunu istiyorsunuz değil mi. Çocuklarınızın size yalan söylememesini istiyorsunuz. Veya harika yalancılar olup politikaya atılmasını. İkisi de iyi opsiyonlar. Ama evet biz çocuklara sürekli uydurmak zorunda kalıyoruz değil mi?

Bazı ebeveynlik kılavuzları (totomun kılavuzları) çocuklara yalanı öğretmenin en iyi yolunun örneklemekden geçtiğini söylüyor, fakat bence birçok ebeveynlik kılavuzu çocuklarını yaratıcı ve fazla komplike planlar yapacak kadar çok sevmeyen insanlar tarafından yazılıyor. Mesela dolaba açık şekilde üstünde büyük bir ok bulunan bir kutu bırakırsınız ve çocuğunuza doğum gününe kadar onu ordan almaya izin olmadığını, alırsa kutunun bir eciş bücüşe (burda eciş bücüşün ne olduğu önemli değil hatta çocuğun anlamadığı birşey olması daha ilgi çekici oluyor, Ela'da biz bunu çok kullanıyoruz. örn. "Seni vıdzırta götürücez." "Hödükle bödük gelmişler.") dönüşeceğini söylersiniz; sonra odasına ayağınız tökezliyormuş gibi girersiniz ve "Aman Allahım, bir yılan beni ısırdı. Çabuk! Dolaptan hediye kutusunu getir. Onun içinde yılan zehirini buharlaştıracak birşey var. O benim sana hediyemdi". Eciş bücüş sorarsa acil durumlarda izin veriliyor diye yine uydurabilirsiniz. Sabiha Paktuna Keskin'in kitabında da yazıyordu. Çocuğunuza onun hayal gücünü geliştirecek veya onun kendisini güvende hissedeceği şeyler uydurmanızın hiç bir zararı yok. (Örn. Büyük kuş, Ece'yi almasın diye kapısını kitliyoruz dediğimizden beri Ela, Ece'nin kapısına dayanmıyor. İş birliği yapıyor. Ece'yi ondan sakındığımızı düşünmüyor.) Neyse konuya dönelim. Heyecanla kutuyu size getireceklerdir ve siz açıp kutudan derin bir nefes çekersiniz ve çocuğa korku ve şok içinde bakıp, "Hiç Zehir yokedici buhar kalmamış. Napıcaz şimdi. Aşağıdaki parkdan gidip toplamamız lazım." Hadi anneannenle aşağı inip toplayın beni kurtarın. (Burda istediğiniz kadar uydurabilirsiniz, ne kadar yaratıcı uydurursanız çocuk o kadar kendine iş ediniyor. Bu sistemi çocuk biryere gitmek istemediğinde evden çıkarmak için de kullanabilirsiniz. Evde hiç bilmemne buharı kalmamış gidip toplayalım mı gibi). Diyeceğim o ki, bunlar yalan değil. Bunlar uydurma. Uydurma 2 yaş sendromuyla başetmenin en etkili yolu. Ben 7/24 uyduruyorum. Genelde de hayali, olmayan şeyler. Gerçek bir yalan söylememek gerek tabii. Mesela gidiyoruz diyip gitmemek daha kötü. Onun yerine "atlara gitmek istiyorum" dediğinde (2 yaş çocuğu bunun hemen olmasını isteyecektir). Siz ona "aa çocuğum şimdi gidemeyiz hede hödö" diyemezsiniz hiçbir işe yaramaz.. Onun yerine "dur bir arayalım bakalım, napıyorlarmış". Diyip gerçek telefonunuzla tuşları çeviriyormuş gibi yapıp, mistik konuşmalar yapabilirsiniz. "Hmm, ay tamam canım başka zaman gelelim". Sonra çocuğunuza "şimdi uyumuşlar ama yarın bekliyorum" dediler. Orda çocuk muhtemelen gitmek istediğini bırakıp "neden uyumuşlar veya nerde uyumuşlar"a geçebilir. Bundan sonrası da sizin yaratıcılığınız tabii. Ben çocuğa mantıklı birşey anlatmaya çalışmanın kriz zamanlarında çok gereksiz bir efor olduğunu öğrendim. Orda başlıyorum uydurmaya. Siz de uydurun, uydurmak harika birşey. Çok kurtardı beni. Yaptıkça da bu işte daha iyi oluyorsunuz. Cocayla ben bu konuda mastıra geçmek üzereyiz. Haydi büyükler uydurmaya..

1 Kasım 2010 Pazartesi

Emzirirken Tek Boynuzlu Atlar Sizi Çekici Bulur

Emzirmekten daha az tartışmalı bir konu yazmak isterdim. Ama son günlerde en çok yaptığım işlev emzirmek olduğu için bu konudan uzak kalamadım. Kedi suratlı bebekler yapmak için gen çalışmaları yürütmek konusunda bilgi birikimim olsaydı farklı olurdu tabii.

Emzirmeyi seçmek veya seçmemek, kadınların hayatında yapmak durumunda kaldığı seçimlerden biridir. Hemen hiç bir zaman ejderha saldırıları ile son bulmaz. Ama çoğu zaman hem emzirmeyi seçen, hem de seçmeyen kadınlar şiddetli eleştirilerle karşılaşır ve hatta ara sıra gladyatör stilinde savaşmaları gerekir. Ama bu savaşı, geri kalanlarımızın da zevk alabileceği şekilde televizyon ekranında değil, metaforik bir şekilde yaparlar.

bu yazımın devamı için bu ayki Alternatif Anne'ye tık tık.

31 Ekim 2010 Pazar

Trendus Blog Ödülleri

Bir de ben aday olayım dedim, destek vermek isterseniz. Tık tık..

28 Ekim 2010 Perşembe

Dana Jelatini

* Hedaye olarakdan 2 saat yalnız ve kesintisiz kitap okuma zamanı talep ediyorum. Veya 2 saatimi D&R'da tek başıma geçirmek istiyorum. Evet evet kimseyi istemiyorum, sadece 2 saat telefonu da kapatmak tek bir allahın kulu ile konuşmadan kitaplara gömülmek istiyorum.

* Kadının biri pardon kadınların ikisi bugün gelip bana "merhaba, aaa sen yeni doğum yapmadın mı, toparlamışsın, vırvır da vırvır." gibi laflar etti. Sanki ne varki toparlıycak nerdeyse 40 gün oldu. Neyse konu bu değil tabi. Kadınların ikisini de tanıyorum o kesin ama kesinlikle kim olduklarını hatırlayamıyorum. Nerden tanışmışım ne kadar yakıniim hiçbir fikrim yok. Diyeceğim o ki can ciğer kuzu sarması arkadaşlarımdan biriniz bana yaklaşıp tepki alamazsanız, tepiki koyun arkamdan. 2 çocuk annesiyim ben zekaları dağıttım bana birşey kalmadı.

* 40 gün yasaklarımız bitti. Artık kızımla tepişebiliriz, cocamla elele dutuşabiliriz. Büyük kızım tepeme çıkabülünk, küçük kızım t-shirtümden içeri kusabülünk, cocam beni pek mümkün gözükmese de dışarı çıkarıp dımtıs dımtıs bir mekana götürebülür. Artık Eliso'ya "ben tam iyileşmedim Ela'yı toaletin depesinden sen indirirmisin" ayağı yapamıycam. Kesin yemez. Tabii geri gelirse, kolçak kadın. Gideli 5 gün oldu hala döneceği günü haber vermemiş olmasıyla kara kaplı defterde hızla yukarılara doğru tırmanmakta.

* Bugün 40 gündür ilk kez tek ve tük başıma yalnız dışarı çıktım. Ve manikür gibi bakım işlerini halletmeye yani bir nevi ruhen rahatlamaya gittim. Orda düşündüm de bu manikür yapmak nasıl bir iş. Kim uydurmuşki bu işi. İlk nasıl bu işe ihtiyaç olmuş acaba. 1700'lerin Lady Gaga'sı sıkıntıdan çoraplarındaki deliklerle oynarken aklına gelip yanındaki arap bacıya şu makası ve geçen gün icat ettiğim uzun yassı zımbırtıyı al gelde şu tırnaklarımlabir oynayalım mı demiş acaba. Biz neden bunu bir ihtiyaç olarak görüyoruz ki. Çok saçma geldi, birden tiskindim kendimden.

* Okumak istediğim 100 tane kitap var ve sürekli artıyor. Üstelik zamanım gittikçe azalıyor. Ben de emzirirken, bir yandan Ela ile oynarken, tuvalette otururken, iki kişi yemek yememiz mümkün olmadığından tek başıma yemek yerken, bazen bir yandan birşeyler seyrederken, kusarken, susarken, arabada beklerken, doktorda beklerken, her fırsatta elimdeki kitaplardan 1-2 sayfa okumaya çalışıyorum iyice kafam tombala oldu. 3 kitap takip etmeye çalışmak, yanında 2 çocuğun hangisi ne zaman yedi, kim uyudu, kim ayakta, kim kime tepik atıyor, hangisi çişini nereye yaptı, hangisi nerede, şurda düşen sümük kimin takip etmeye çalışmak ne demek biliyormusunuz siz..

* Ben kendimi bildim bileli bu ülkede Serdar Ortaç diye bir çakma koreli var. Ve aynı şarkıyı 342. kere yaparak hala para kazanıyo. Bir şarkının melodisi başlar başlamaz Serdar Ortaç'ın mı anlarım. Siz de anlarsınız. Bi dinleyin bakın adam son 15 yıldır aynı şarkı, aynı danslar ve arkada değişen aynı kız tipi ile hala satıyor. Çok büyük başarı bence. Arkadaki kızların taklidini en yakın istasyonda sorun, belki yaparım.

* bugün kuayförde bi teyzenin sözlü saldırısına uğradım. Benden önceki bayanı beklerken üstelik de randevum varken "acelem var hemen bir kaşlarımı aldırıp gitsem" diye sordu bana. "Olmaz dedim zaten 1 saatim var". Evde bebeğim bekliyor bile diyemedim bir sürü laf saydı bana, allah bana bir sakinlik verdi de onun çemkirmesine karşı çemkirmedim. allah kimseyi teyze yapmasın. ilerde birgün teyze olursam lütfen beni kendimin ve toplumun iyiliği için öldürün - çünkü artık o ben olmıycam, içime teyze girmiş olucak. Zira ben şu anki halimle yoga yapmama bile gerek olmayan sakin bir kişilik oldum. Hem ne yogası benim çakralarım hiç tıkanmadı ki. içinde teyze geçen söz :
geçen gün bi teyze gördüm, o kadar büyüktü ki etrafında üç küçük teyze dönüyodu.

* eskiden şehrazat 1 tl olacak diye dalga geçtiğimiz kadını bugün tv'da başka bir dizide gördüm. O ören bayan saçlarını değiştirmiş, onun adına çok mutlu oldum.

* Oh çok şükür duş alırken bile terlediğimiz o manyak yaz bitti. Oh beeee, sonunda insanların yüzü asılmaya, benim ise yaşam sevincim geri gelmeye başladı. Havalar soğudu, hortumlar falan çıkıyor. Kaloriferleri bile yakmaya başladık. Mis gibi. Ekim, Eylül'den de güzelmiş:) Bazılarınız bana kıl oluyor farkındayım.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Alternatif Anne Trendus Ödüllerinde

Bizim Alternatif Anne şimdi de Trendus Ödüllerinde.. Ben aday olmadığım için şansı çok yüksek:) Şaka bir yana bunlar yarışmacılar ve burdan oy da verebilirsiniz..

Destekde bulunduğum bu oluşumun büyüdüğünü görmek çok hoş benim için.

P.S: 40'ımız bitti, kim tutar bizi. Günler çok yoğun geçiyor, elim değince yazıcam..

22 Ekim 2010 Cuma

Dozaj Filesi

* Zaman çok kıymetli benim için. Daha da hızlandı. Eğer Ela evde yoksa (anneannesinde veya bababaanesinde, babasıyla dışarda veya Eliso'nun peşinde tüm manyaklıklarını bu insanlara yapıyorsa), Ece de uyuduysa benim için zaman hızlanıyor. Tuvalete bile gitmek zaman kaybı. Ama idrar yolları sistemim bana gıcık oluyor olacak, son gaz çalışıyor habire su içip tuvalete gitme döngüsündeyim. Hangi su ile süt yapıyorum inanılmaz. Bu zamanda napıcağımı bilemiyorum, gözümden uykunun feri aktığı halde acaba izlemediğim hangi diziyi izlesem (cocanın 8 dizi falan gerisindeyim), internetin başına geçip yazı mı yazsam, okumak istediklerimi mi okusam, maillerime cevap mı yazsam, kitap mı okusam (gerçi emzirirken kitap okuyabiliyorum). Bünyem şaşırıyor, sonunda herbirinden yarım yarım birşeyler yapıp bu süperleme vakti tamamlıyorum.

* Hönkürmek istiyorum. Coca'nın işlerinin yoğunlaşması ile, bana da iş gelmesi ve yardımcı kadının melmeketine gitmesi (bu da yetmezmiş gibi doğru durmamış ihtiyar anası öğrünü böğrünü kırmış dönecek mi belli bile değil), üstüne bir de dikiş yerimin enfeksiyon kapması ve çocuklara bakmak bir yere dursun benim bakıma ihtiyacımın olması, Ela'yı babaannesi oyalar diye düşünürken hem kayınannemin hem kayınbabamın hastane işlerinin ufukta vücud bulması aynı zamana denk geldiler. Allah annemden razı olsun kadın 5'i biryerde hepimize birden nasıl bakıcak kolu bacağı tutmuyorken bilemiyorum. Doktorlardan ricam tıp gelişti anamı biyonik kadın yapın.

* Yarın Ela'yı MyGym'e deneme dersine götürüp kendisiylen "Ela Mygym Pusu"'yu çekicez. Bu seneki maceralarımız bakalım nasıl vuku bulacak. Zira kendisi geçen seneki gibi yürüyen bir ceylan değil. Bu sene 15 kaplan gücünde bir fantom. Şu sıra kendisinden 2 yaş büyük çocukları bile ağlatacak kapasitede itiş ve kakış gücüne sahip hiç susmayan ve bunun yanında "onla konuşma, bunla konuşma sadece benle konuş" diye sizin etrafınızdakilerle tüm iletişim yollarınızı da kapattıran bir organizma.

* Dexter izlemek caiz midir? Orucumuzu, abdestimizi bozar mı? Lost'un bizleri hayalkırıklığına uğratan bitişinden sonra artık mistikoğlu dizileri favori listemde 1 numaraya oturtmamaya karar kıldım. Ne o öyle 6 sene seyret, bel bağla öff hayatımın şokunu yaşatacak bana diye um dur. Ne olduğu bile anlaşılmaz, seyirciyi kafa karıştırmak suretiyle (kimse birbirine salak görünme riskini göze alıp ne demek diye soramaz) oyalayan bir sonla bitir. J.J. Abrams, Alias, Lost ve o ne idüğü belirsiz canavar filminden sonra seni sildim haberin olsun. Ha ne diyordum, bu seneki favorim Dexter'dır kardeş. Konu belli, baş rolde kan var ama abicim bu kadar mı heyecanlı işlenir. Başrolde de çok afilli bir abi oynuyor. Ailecek hastasıyız kendisinin (yalan). Ben ki kana bakmaya dayanamam, cocam bile "hayret sen bu diziyi nasıl seyrediyorsun" diyor. Şimdi "ulan bu kadın yıllardır vampirdi, kandı filmlere gitmezken beni mi yiyordu" diye düşünüyor olabülü. Belki de ben değiştim sayın zarif kocam. Belki kan artık ilgimi çekiyor. Anneliğin getirdiği birşey belki, çişe, kakaya, sümüğe, kusmuğa bakmaktan miden herşeyi kaldırır oluyor. Masumluğumu kaybettim herhalde. Of Dexter, bence uzun yıllar izleyelim seni.

* Türk dizilerinde neden herkes konakta, yalıda oturuyor anlamıyorum. Normal apartıman dairesinde oturan aile yokmu bizim ülkemizde. İstanbul'un yalılarını pazarlamak için yeni bir yöntemmi ki.

* Cocam, Ece doğduğundan beri evde çeşitli yaş, ebat ve kaprislerde 5 dişi insanla birlikte yaşıyor. Herkesin arazı da başka. Birisi yenidoğan bunalımında ara sıra ne olduğunu anlayamıyoruz ağlıyo, 2 yaş civarı olan zaten ilk ergenliğini yaşıyor en kaprislisi o, bir tanesi lohusa, ameliyatta aldığı anestezi ile beyin hücrelerinin bir kısmını daha kaybetmiş olmanın etkisiyle hem salak hem de neyle hangi duygusal tepkimeye gireceği belli değil, bir tanesi kendi yapmak istediği işin sıralamasını bozup araya iş sokarsan arızaya bağlayıp surat yapıyor (sanki patron o), biri de zaten dengesiz bir ruh yapısına sahip olduğundan ne zaman ne yapıcağı belli değil. Cocamın doğum sonrası depresyonuna girmesinden ölesiye korkuyorum:) Arasıra Ela'yı alıp babaannesine götürmesinden bizi böl ve yoket sistemiyle alaşağı etme planı olduğunu anlamalıydım zira.

* Bizim yardımcı bağyan Eliso bir manyak. Sovyetler dağılıp bunlar parça pinçik olunca savaşlarla yaşadığı çok belli. Bugün farkettim evdeki erzak yarıya inince bitiyor deyip listemize yazıyor. Mesela tuvalet kağıdı daha 8 tane varken bitti listesine tuvalet kağıdı yazıyor. Deterjan daha yarım kutu varken bitti diyor. Dolapda hiçbirşey kalmadı diyor, baya birşey oluyor. Savaş kıtlığı bu kadını baya bi etkilemiş sanırım, herşeyimiz bitecek bir daha alamıycaz sanıyor. Bir de çok düzenli, çok temiz ama eşyaları her seferinde başka yerlere koyuyor, kafam zaten 500'dü 1000 oldu sayesinde. Sürekli birşeyleri hatırlamaya çalışıyorum.

* Annem de ayrı bir manyak. (Böyle dediğimi duysa "Aferin kızım, anneye manyak de" derdi) Doktor gözüne dayanabileceğin sıcaklıkda suyla pansuman yap demiş. Yaktı gözünü demin gözümün önünde.

* Rejim ve spor iyi gidiyor. (Yalan) Ece'nin hamileliğinden üstümde hiç kilo kalmamasından kelli kendime güvenim gereksizce oldu sanırım. Fit Anne olarak 3 haftada başarılı bir şekilde 489 gr verebildim:) Resmen süzüldüm diyebilirim. Ebru Şallı ile silüetimiz yine birbirinin aynı. Bu kadın neden benimle yarışıyor anlamış değilim.

* Tam 2 saattir bilgisayarın başındayım çalışmak için. Yemin ederim kaytarıyorum. Yazı yazıyorum, sağa sola bakıyorum. Sanki işyerinde kaytarıyorum. Salak 2 tane velet var. Yarın büyük eve dönünce, küçük de ağlayınca görürsün sen çalışmayı. .ıçını kır otur çalış da para kazan dimi. Malım ben mal.

Biz çıkamadık, Doğa'yı eve çağırdık.

Cinslikleri ile bilinen bir aileyiz biz. Hiç üşenmeyiz evin ortasına botu açarız veya çadırı kurar kamp yaparız. Unları evin orta yerine döküp kızımızın oynamasına açarız. Çok geniş insanlarız, hiç olmazımız yoktur herşeye açıkızdır. 50 kişi ile aynı konakta tıklım tıkış yatarız. Kalenderizdir, lüks aramayız. Eğlenelim, doğaya yakın olalım, koşalım, zıplayalım, hoplayalım, yeter bize.

Geçen hafta sonu elektriklerimiz gitti. Sıkıntıdan patladık. Evdeki çadırı kurduk salona, kamp yapma oyunu oynadık. Ben hatta uyku tulumunun içine girip çadırda biraz kestirdim. Ela, girdi çıktı, bebeklerini içine taşıdı, bu dev çadırla baya eğlendi. Umudum 2 sene içinde bahçede veya sahilde kızlarla bu çadırı kurmak. İşte o zaman keyif benim olucak.

19 Ekim 2010 Salı

Boy Boy Bebeklerim Var!

Fotoğrafda görülen iki solucan benden çıktı. Evet gerçek anlamda karnımda büyütüp şıftırttım onları dışarı. Sonra solda gördüğünüzden anlaşıldığı üzere bir daha kontrol edemiyorsunuz, sizden çıkıp fışkırmaya başlıyorlar arşa doğru. İşte aralarındaki 2 sene fark gözle bile görülüyor. Büyük olan kadraja bile sığamamış tamamen. Ama ikisi de çok tatlı. 2. de fırladıktan sonra bir bakıyor anne insan aşkı 2 ile çarpılmış. Hayır hayır toplamda aşkı 5 e falan katlanıyor. İşte kundaktaki 1 aylık minik solucan ve 27 aylık büyük solucan..

27 aylık büyük solucan, baya alıştı kardeşine. Heryere Ece de gelsin istiyor. Bana da yapıştı, tuvalete bile benimle geliyor. E ben de çok sık Ece kucağımda olduğu için 3 ümüz yapışık komik görüntüler veriyoruz. İkisini aynı anda emzirdiğim oluyor. Ece'yi başkasına ver beni kucağına al dediğinde tepeme çıktığı oluyor. Ama totalde sakinleşti Ela. Sadece bizden ayrılmak istemiyor. Arızası tavana vurmuştu ki kendi kendine oyunu ve hayali oyunu öğrendi Ela. Bir anda dalıveriyor bebekleriyle konuşuyor konuşuyoor. Onları çişe tutuyor, uyutuyor ama hiç yemek yedirmiyor:) Hayvanlarına ve bebeklerine isim koyduk. Biraz rahatlattı bizi. Ben tavşanı nana'dan duymuş gibi yapıyorum, Ela bir havucu bitiremezmiş diyorum. Ela havuç yiyor. Sendromlarla başa çıkmak için birebir. Oyuncakları ile konuşmak. Neyse Ela'nın gelişiminde yeni bir sayfa açıldı bu oyun stili ile. Daha bağımsız olmaya başladı tam da ihtiyacım olan şeydi bu şu anda.

Küçük solucan ise 1 aylık oldu. Bugün Elif de yazmış. Kardeşlerin biri zorsa öbürü kolay olurmuş. Ela gibi zor bir bebekten sonra Ece melek gibi, inşallah dediğmi yutmam ama koyduğun yerde duruyor. Hele Ela'nın kolikliğinden sonra Ece çok az ağlayan bir bebek. Dün dışarı çıktık tüm gün pusetinde takıldı, uyudu uyandı. İnanamadım. Ela bu kadarken bile uyumuyorsa ağlardı. Daha fazla uyanık artık. Etrafına bakınıyor. Sesler hoşuna gitmeye başladı, gülüyor. Onun dışında geceleri de uyuyor. Toplamda 1 kg almış, beslenmesi de iyi.

Bizde durumlar böyle. 40'ımızın dolmasına 1 hafta kaldı. Ve ben çok evde durmaktan fena halde daraldım. Allah sağlık versin ama 2 kızımla ipimizi koparmak isteğinde ve niyetindeyim. Bizi aktiviteye çağıran:)

15 Ekim 2010 Cuma

Lohusa İnsomniası

Dün gece lohusalık insomniam geri döndü. Ela doğduktan sonra birkaç gün uyumamıştım sonra bitkisel bir sakinleştirici ile beni uyuttular. Bu seferki bir gecelik birşey sanırım. Ama garip şeylere duygusal durumu değişebiliyor insanın lohusa iken. Neyse çoğu zaman gece kalkmak zorunda kaldığım ve sabah da erken kalktığım için yatağa erken yatıyorum ve insomnia durumunda olsam bile bu durumu yapmaya devam etmeye çalışıyorum hatta saatlerce tavana bırakmam gerekse bile. Bugünkü problemim Life isimli BBC belgeseline denk gelmiş olmam ve yatak saatimi vahşi bebek keçi tilkiden kaçabilecek mi veya deniz yılanları nasıl ürüyor diye izlerken geçirmiş olmam. İnsomniamla birlikte lohusa manyaklığım vurdu diyebilirim.

Neyse geçen akşam "Life"'ı izliyordum ve bir Komodo Ejderi bir su Bufalosunu ısırdı ve zehirden düşene kadar onu 3 gün boyunca izleyip, taciz etti sonra Komodo ve arkadaşları birkaç dakika içinde onu yediler. Koltukta yan düşüp, sadece kendi işiyle meşgul olan ve o manyak Komodo Ejderi gelip onu ısıran ve açı çekerek ölen ve arkadaşları ile birlikte ejderin onu yediği su bufalosu için ağladım. Nasıl yani? Bir reklam boyunca ağladım ve sonra belgesel yeniden başladı ve bu sefer de boynuzlu kertenkeleler vardı. Kertenkeleleri severim ve oturup bir de onları izledim. Baya geç oldu bu sefer Ece uyanır zaten diye uyuyup uyumamak konusunda kararsız kaldım. Bu sefer Ece uyandı tekrar uyuduğunda uykum iyice kaçmştı. Bu sefer Dinazorlu birşeyler seyrettim. Allahım gece tv'de çok saçma şeyler oluyor. Ya belgesel, ya konuşmaları o saatte anlayamayacağım kadar karışık tartışma programları veya izlemediğim bir sürü saçma sapan dizinin tekrarı. Ben de hayvanların dünyasını izleyip üzülmeyi tercih ediyorum. Olimpiyatlar olsaydı keşke insan birşey düşünmeden izleyebiliyor. Bu lohusalık acaip birşey napıcağı belli olmuyor. Bir de üstüne sabah senin gece uyuyup uyumadığını umursamayan bir 2 yaş canavarı varsa evde, artı bir de burnunuzdan sümükler akacak kadar gripseniz düşünün durumu. Ona göre bana bugün kimse bulaşmasa iyi olur.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Tam zamanlı "Köle"Yim.

Tam zamanlı bir işinizin olmasının zor olduğuna hiç şüphe yok. Fakat, çocuğunuzla evde kalmak en az bu iş kadar zor. Hatta belki daha zor. İşte evde durmanın neden zor olduğunun en önemli 10 nedeni.

10. "Patronunuz/patronlarınız" hastalık izni kullanmanıza izin vermezler.

9. 60 saniyeden daha uzun süren banyolar yapmanıza izin yoktur ve hatta bazen tesisleri kullanırken size bir refakatçi eşlik edebilir.

8. "Patronu" memnun etme çabalarınıza rağmen bazen yoğun çabanız gerçek anlamda yere atılabilir.

7. İş tanımızın çok ötesinde işler yapmanız talep edilebilir, örneğin başaşağı çizim yapmak veya küçük bir keseyi sırtına asmanız gibi.

6. Çoğunlukla "patron" size belirgin herhangi bir neden olmaksızın bağırır.

5. Çok sık olarak bir işin ortasında başka bir iş yapmak için bölünürsünüz. Hem de sözlü ve fiziksel tacizlerle.

4. Bazen "patronunuz" kahve masasının üstünde tek ayakla ve çıplak bağırmak gibi garip davranışlarla karşınıza çıkar ve inmek için rehine kurtarma uzlaşması konuşmasından daha aşağısını kabul etmez.

3. İşten önce duş almanıza izin yoktur.

2. "Patronunuz" anlaşmayı, uzlaşmayı ve tavizi sevmez.

Ve bu işin zor olduğunun bir numaralı nedeni ise:

1. Mesai saati ve çay molası diye kavramlar yoktur. 7/24 çalışmak zorundasınız.

Bu yüzden işe gidip dinlenen anneler hiç yoruluyorum demeyin.

12 Ekim 2010 Salı

Yeni Bir Dönem

İnsanlar çoğunlukla bana," Esra, Nasıl bu kadar parlak yazılar yazıyorsun" diye soruyor ve bir cevabım yok, çünkü parlaklığımın kapsamı sıradan bir coşkunun karşısında asil bir sessizliği koruyarak açıklanabilir.

Tamam, kimse bana nasıl böyle parlak yazılar yazdığımı falan sormuyor ama yine de anlatacağım çünkü işte bu kadar cömertim. Belki bunun için bana daha sonra teşekkür edeceksiniz, çünkü bu blogda daha önce bu blogda hiç ilginizi çekeceğini düşünmediğiniz ama şimdi bildiğinize memnun olduğunuz çok şey öğrenmediniz mi? (Hiç sanmıyorum) Evet biliyorum. Ben dünyaya bir eğitmenim.

Hamileliğimin ve sonra yeni anne olmanın verdiği geçici duygu yüklü durumum dışında öncelik olarak eğlenceli şeyler yazarım çünkü eğlenceli şeyler yazmak çok eğlenceli. Dünya şimdi ve önceden de çıldırma yoluna girdi, yani ya eğleneceğiz ya da çıldıracağız. Her iki şekilde de bundan sonraki 20 milyon yıl içinde dünya güneşin üstüne düştüğü zaman hepimiz ölmüş olucaz. Yani neden eğlenmeyelim?

Özellikle hayattan da yazılar yazıyorum, çünkü gerçek hayattan insanlarla eğlenmek karakter yaratıp onlarla ilgilenmekten daha kolay. Ben kendi karakterimim, en kolay hedef olacak kişi ve tuhaflıklar ve küçük manyaklıklar için ilk bakılacak yer. Kendinizi hedef alırsanız mizah daha iyi çalışıyor çünkü kendi kendini küçültmek salak gibi görünmeden yabancıların manyaklıklarından faydalanmanızı sağlıyor. Bir kere kendinize salak ve tembel derseniz, bunu başka insanlara da diyebiliyorsunuz.

Hayat tüm materyalimin kaynağı olduğu için, sürekli bir sonraki hikayem için arayışdayım. Bana olan olaylar, arkadaşlara olan olaylar, trendeki yabancılara olan olaylar. Bazı aktiviteler anlatmak için yeterince değerli olsa da - heryerde mizah arıyorum, gülebileceğim saçma bir olay olacak sonra bilgisayarıma koşup size anlatacağım.

Muhtemel hikaye olabilecek herşey size yazı yazmak için çok malzeme veriyor ama kafayı da çok meşgul ediyor. Hayatımı olayların bir serisinden daha çok kısa hikayelerin bir kolleksiyonu olarak görmeye başladım. "Bundan harika bir hikaye olur, nasıl biteceğini çok merak ediyorum" derken bir bakıyorum çok abuk subuk bir olaydan bahsediyorum. Yazmak hayata bakışımı değiştirdi, hayatı yaşamamı bile değiştirdi. Sonunda benim de bu hayatta sevdiğim ve sahip çıktığım bir hobim oldu. Sürekli aklımda başladığım hikayeleri bitirmek için hayal gücümün çalışmasını bekler oldum.

Delice mi? Evet. Komik mi? Kesinlikle.İşte yazılarımda yeni dönemin konuları böyle olsun.

7 Ekim 2010 Perşembe

Eskilerden Bir Diyalog

Beni tanıyan herhangi biri annemle paylaştığım denklemin nasıl olduğunu bilir. Bakalım bizim çocuklarla diyaloglarımız nasıl olacak.

Eskilerden bir örneğini hatırladığım şu diyalog herşeyi anlatıyor:

Ben: Anne?
Annem: Hmm?
Ben: Burnuma piercing yaptırmak istiyorum.
Annem: Hmm.
Ben: Ne?
Anne: Ne?
Ben: Bu evet mi hayır mı demek?
Anne: Bu bir hayır.
Ben: Ne zamandan beri hmm hayır demek?
Anne: Dünden beri.
Ben: Anne lütfen.
Anne: Hayır dedim.
Ben: Tabii ki, hayır dedin. Başka ne dersin ki, sen...
Anne: Benimle böyle konuşma.
Ben: Peki, Afedersin.
(Ara)
Ben: Anne?
Anne: Şimdi ne var?
Ben
: Lütfen, Ne istersen yaparım.
Anne: Tamam. Bu sömestir en yüksek notları getirmeye ne dersin? (Ara)
Ben: Ondan başka ne istersen.
Anne: Tabi ki olmaz. Ben söyleyeceğimi söyledim.
Ben: Ama bu haksızlık! Olamayacağını biliyorsun!
Anne: Nedenmiş peki?
Ben: İstemiyorum! Yani, Yapamam ki! Anne, lütfen ya.
Anne: Zamanını boşa harcama.

Sınavdan dönmüşüm
Ben: Selam
Anne: Sınav nasıldı?
Ben: İyi
Anne: İyi mi? Neden iyi? Neden çok iyi değil?
Ben: Yaaaa...Çok iyi.
Anne: Ama neden süper değil?
Ben: Öff Anne, Muhteşemdi tamam mı.
Anne: Neden bu kadar rahatsız oldun? Sınav iyi değildi dimi? Tabii canım. Sınavdan 2 saat önce çalışmaya başlarsan, olacağı budur. Sana söylemiştim. Her zaman söylüyorum ...... bla bla bla
- 2 saat sonra -
Sınavım gayet iyi geçmiş olmasına rağmen o savaş yüzünden nerdeyse gözlerim yaş içinde ve yorgunum.

Akşam babam işten döndüğünde
Baba: Sınavın nasıl geçti?
Ben: Gayet iyiydi.
Baba: İyi iyi. Bir sonrakine çalıştın mı?
Ben: Evet hemen hemen. Az birşey kaldı.
Baba: Devam et. İyi çalış. Beni gururlandır.
Sınavım iyi geçmesine rağmen kendimi suçlu hissettirirdi.


Geç saatlerde bir sonraki sınav için çalışırken
Kardeşim: Sınav mı var.
Ben: Hı hı
Kardeşim: İyi

5 Ekim 2010 Salı

Ünlüyüm Ben.

Ece, 10 günlük

Telefonum sürekli çalıyor. Bu kötü birşey değil çünkü inanır mısınız sıkılıyorum. Bebeğiniz hala uyku döneminde olup da sürekli emip uyuyorsa büyük de sürekli anneanne ve baba tarafından gezdiriliyorsa sıkılıyorsunuz. Bu dediklerimi yakında yutucam biliyorum. Çünkü Ece daha çok uyanık kalıcak, Ela da kaldırma yasaklarım bitince başıma çıkıcak işte o zaman sıkılmak neymiş diye düşünücem. Ama şu an gerçekten boş zamanım var. Haa asıl konuya dönelim, sürekli telefonum çalıyor. Bu anne camiasından ne kadar çok 2. çocuğu isteyip de cesaret edemeyen varmış kardeşim. Size bir tüyo vereyim, hepiniz istiyorsunuz ve çeşitli nedenlerden cesaret edemiyorsunuz. Her gün 2 çocukla o gün neler yaptığımın raporunu birilerine veriyorum. Ünlü olduk kardeşim ailece. Bu zamanda evdeki çocuk da 2 yaş sendromunun doruğundayken 1 çocuk daha doğuran aile. Neyse acaip uzattım, dedim ya vaktim bol:)

Ben de karar verdim burdan sık sık neler oluyor, canlı yayın yapacağım. Gelelim şu sıralar bizim evde neler oluyor.

Ece, şimdilik çok sakin bir bebek. Onun için uyguladığım rutine çok çabuk cevap verdi. Sanırım o da artık düzenini öğrendi. Ela'ya kitap bebek derdim, Ece melek bebek çıktı. Memesini emiyor ve bir problemi yoksa biraz takılıp uyuyor. Gece de bir 4 saat, bir 3 saat kesintisiz uyuyor. Onun dışında uyanıp biraz uyanık kalıp uyuyor ama genel olarak bana gece uykusu da uyutuyor. Ela'da da olduğu gibi henüz uykusuz kaldığımız gece olmadı. Tabii ki bu değişebilir çünkü Ela'da 3. haftada başlayan kolik problemimizle 12. haftaya kadar kabus günler yaşamıştık. Ece 3. haftasını doldurup 6. haftaya doğru ilerlerken gaz veya kolik durumları anlaşılacak. Umuyoruz 3. ayına kadar ki dönemi rahat atlatırız.

Herkesin merak ettiği Ela'ya gelince. Ela benden daha iyi yönetiyor durumu. Çocuğun psikolojisi bozulacak diye çok endişelenmiştim ama artık kızımı iyi tanısam iyi olur. Ela değişikliklere çok çabuk alışan bir çocuk olduğunu bu yaz kanıtladı bize. Taşınmalar, yeni bakıcı ve en son bebeğin gelmesi Ela'yı çok kısa sarsıyor ama çabuk toparlıyor. Güçlü bir psikolojisi var, çok çabuk kabulleniyor. Hatta benim onu kucağıma alamamamı bile ben nerdeyse ağlayacak durumda düşünürken o "senin yaran var, babam gelsin" diyor. Kabul ediyorum Ece'nin gelmesinden hiç etkilenmedi diyemem. İlkbir hafta çok problemliydi. Çok ağladı, çokca "annemi isterim" dedi. Bolca Ece'nin yatağına yatmak istedi. Evden dışarı adımını atmak istemedi ama şimdi çok daha iyi durumda. Benim beklediğimden daha çabuk. Artık Ece'nin kapısının önünde ağlamıyor. Ece ağladığında, "anne meme ver, acıkmış" diyor. Hele Ece uyuyorsa ve ben onunla vakit geçiriyorsam çok eğlenceli oluyor. Ama şu sıra Ece'den bağımsız 2 yaş sendromumuz tavan yapmış durumda. Gerçi bir ara çişini bolca kaçırıyordu bilerek onu yapmıyor ama kendini yere atmalar, inatlar, yemek yememekler çok üst düzeyde. Ama diyorum ya Ela benim beklediğimden çok çook daha iyi durumda. Tabii ki o da bebek ve hergünümüz değişebilir ama ilk kardeş arızamızı atlattık. Ece'nin kalıcı olacağını anladık. Sanırım kreşe gitme konusunda reklama başlayabilirim artık.

Siz bunu sormuyorsunuz ama ben anlatacağım. Bir süre kocanızı unutun. Çocuklara birebir markaj durumunda olmaktan yakın olmayı bırakın doğru düzgün konuşamıyorsunuz bile. Biz gün içinde internetten konuşabiliyoruz:) Küçük bebek ister istemez size yapışık oluyor, en azından ilk 3 ay. Büyük de haliyle babanın uydusu haline geliyor. Gerçi benim coca gece Ela uyurken Ece'yi seviyor. Birbirimizle ilgilenecek vakit ne yazık ki yok. Her durumda olduğu gibi bu da normalleşecek, ama bir süre bizim birbirimize vakit ayırmak için fırsat yaratmamız gerekecek. Sohbet etmek için bile. Bunun da güzel tarafları var aslında. Düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız.

Bana gelince, çok garip ilk doğumdan sonra olduğumdan çok daha çabuk toparladım kendimi. İlkinde hafif depresyon, insomnia, kendinde olmama durumları yaşamıştım. Uzun süre iyileşemedim, cocanın ilk 3 ay yurtdışında olmasından da kaynaklanan bir psikolojik desteksizlik haliyle çok zor günler geçirdim. Bu sefer durumlar daha zor olması gerekirken, allah gücünü veriyor sanırım, ben çok daha iyiyim, kuvvetliyim. Psikolojim iyi. Deneyimin de vermiş olduğu rahatlıkla yenidoğana çok rahat bakıyorum. Hatta onu uyutup öbürünü yedirip uyutup tekrar uyanan küçüğü emzirip uyutup sonra kendime 1 çay içecek vakit yarattığımda bile off'lamıyorum. Herşey bakış açısı. Ama şunu da kabul etmeliyim, allah imkanı olan herkese yeni doğum yaptığında bir yardımcı versin. Sabah kalkıp bebeği emzirdikten sonra kahvaltının hazır olması, banyoya ihtiyacın olduğunda bebeği kucağına verip sıcak bir suyun altına girebilmek büyük nimet. Dediğim gibi imkanınız varsa hiç düşünmeyin. Biz ki evin borcunu öderken ve ben de çalışmazken imkanlarımızı zorluyoruz ama inanın değer. En azından kendinize gelene kadar.

İşte bizden şimdilik bu kadar ara sıra yazarım, biliyorum çoğunuz 2 çocuk durumlarını merak ediyorsunuz. Bence korkacak birşey yok. Ben hep söylüyorum bu günler geçici. Bana cesaretli diyenlere de tek sözüm var, ben kendimi öyle görmüyorum çünkü ben hiç tereddüt etmedim. Ela'yı doğurduğum günden beri bir tane daha diyordum.. Şimdi evde 2 bebek olmasına inanamıyorum, onlara bakıyorum bakıyorum aşkım daha da artıyor o ayrı.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Dünya Çocuk Günü



"Sırf onlardan daha yaşlı ve daha güçlü olduğun için ne olduğunu, nereye ulaştığını, iç dünyadaki konumunun ne olduğunu hiç düşünmeden onu tıpkı kendine benzetiyorsun. Sen bir zavallısın, ve çocuğunun da aynı olmasını mı istiyorsun?

Ancak hiç kimse düşünmez; aksi takdirde insanlar küçük çocuklardan öğrenirlerdi. Çocuklar öte dünyadan o kadar çok, pek çok şey getirir ki çünkü onlar çok yeni gelmişlerdir. Onlar hala rahmin sessizliğini, varoluşun kendi sessizliğini taşırlar."
OSHO - Çocuk kitabı'ndan

Bende 2 tane var, sende 1 tane. 1'ini zor büyüten var, 7'sini sokakta büyüten var. Her sene doğuran var, 40'ında ilkini doğuran var. Doğurduktan sonra öldüren de var, hasta olmasın diye dışarı çıkarmayan da var. Çocuklar gerçekten geleceğimiz. Gelecek nesillerimiz ve onlara karşı sorumluluğumuz çok büyük. Geleceklerinden biz sorumluyuz. Nasıl bir dünyada yaşayacaklarından biz sorumluyuz.

Bugün "Dünya Çocuk Günü"'ymüş. Neden Anneler günü, Babalar Günü gibi yaşanmıyor. Kutlanması, hatırlanması gereken bir gün varsa bu o gün işte. Çocuklar toplumda çok rahatsız yaşıyor. Kendi boyutundan büyük lavabolara asılmak zorunda kalıyor, sokaklarda, marketlerde herşey büyükler için. İçine düşecekleri kadar büyük tuvaletlere oturmakta zorlanıyorlar. Başka aletler kullanmak zorunda kalıyorlar. Her restoranda, alşveriş merkezinde çocukların boyuna uygun tuvalet ve lvabo olmalı. Bunlar daha ne ki; çocuklar Şiddet, cinsel taciz, ekonomik istismar, kaçırılma, zorla çalıştırılma, eğitim kalitesinin düşüklüğü ile büyüklerin hayatında çok zor hayatlar geçiriyor.

İşte bazı gerçekler. Ülkemizde son 10 yılda özellikle okul öncesi çağdaki çocuklara uygulanan şiddet %20 artmış. İnanılmaz bir rakam.

Çocuk ihmali ve istismarı vakalarında artış olmuş bunlardan en çok görüleni ise cinsel taciz. Evet kadınlara değil, çocuklara.

Son 5 yılda 1659 çocuk kaçırılmış. Siz de paranoyak oluyor musunuz?

4000 çocuk sokakta yaşıyor. Evleri yok, içecek temiz suları yok. Anne, babaları yok. Sizin de damlalar oluştu mu gözünüzde.


8000 çocuk sokakta çalışıyor. Siz de çocuğunuz ders çalışsın hiç bir iş yapmasın diye odasına meyve taşıyor musunuz? Benim annem yapardı.

Dünya'da 2 milyon çocuk HİV virüsü taşıyor. Neden? Doğuştan..
15 milyon çocuk HIV yüzünden annesiz, babasız yaşıyor..

Savaş'da büyüyen çocuklar......

Biz kardeşi geldi diye psikolojisini düşünmekten kendi psikolojimizi bozmak üzereyiz. Dünyadaki çocukların yaşadığı dramı görüyor musunuz? Ne yapabiliyoruz. Çoğu konuda hiçbirşey. Sadece kendi çocuklarımızı mümkün olan en sorumlu, en iyi şekilde yetiştirip kazandırabiliriz. Çocuk haklarının artması için elimizden gelen baskıyı yapabiliriz. Ama bunlar dışında savaşda büyüyen, yokluk içinde, temiz su bile bulamayan çocuklar için pek birşey yapamıyoruz. Kimsesiz çocuklar için, yardıma ihtiyacı olan çocuklar için ve UNICEF'e yardımda bulunalım sadece. Arada bir. Çocuğumuza bir pantolon fazla alacağımıza veya çocuğumuzun 2 ayda küçülen kıyafetlerini götürerek. Ne biliim herkesin elinden birşeyler gelir. Yeter ki sokaklarda büyüyen sümüklü çocukların görüntülerini daha çok aklınıza getirin.
Not: Kullandığım resimler en masum olanlardı. Irak ve çocuk kelimelerini birarada tarattım. Ben yaptım siz yapmayın. İnsanın kaldırma gücünün ötesinde. Çocuklarımıza iyi bakalım. Sabrımız azalınca bunları hatırlayalım. Hiç bu kadar karamsar bir yazı yazmamıştım. Aslında yazı kendini yazdı. Yapacak birşey yok.

Süt ve Kum

Sevgili Süt;
NE'sin sen??? Geçtiğimiz 33 yılı mutlu bir şekilde senin bir hilebaz olduğunu bilmeden geçirdim. Dün sonunda kendime "Yahu, bu süt ne ki?" diye sordum.

Seni google'a sordum süt. Google bana ne dedi bilmek ister misin? "Kolloidal Ayrışma" olduğunu söyledi. "İçinde çözünmeyen bir takım çerçöp olan su" demek. KULAĞA NE KADAR İĞRENÇ GELİYOR, BİLİYOR MUSUN? Ayrıca ineklerin memesinden geldiğin de cabası.

Gözüm üzerinde süt. Meyve suyu veya soda gibi herhangi bir içecek olduğunu düşündürerek beni kandıramazsın. Kahvaltılık gevreklere eklenme konusundaki doğruluğunu bile sorgulamaya başlıyorum. Bu sadece çözünmemiş bir yığınla dolu bir şeye, daha çok çözünmemiş yığın koymaktan başka birşey değil. Bu ilginç ve aslında izin verilmemesi gerek birşey.
Bu davranışın için bana uygun bir açıklama sunana kadar, sanırım seni boykot etmek zorunda kalacağım. İşin buraya gelmesine çok üzgünüm, ama ne yapayım sence süt? Tüm hayatım boyunca senin hakkında yalanlar dinlediğimi hissediyorum ve hiç de hoş değil.

Bir de tıp balonlarını patlatan doktorum Ahmet Aydın'ın da seninle ilgili yazdıklarını okuyunca (örnek veriyorum.. 1. bu yazı ve bu yazı en çarpıcıları) artık karizmanı nasıl düzeltirsin bilemiyorum.


Sevgili Kum;
Seninle tartışmak istediğim birkaç konu var. Oldukça saygıdeğer bir yüzeysin. Bunu inkar edemem. Fakat performansının bazı alanlarının geliştirilmeye ihtiyacı var.

Bahsetmek istediğim ilk konu ıslak yüzeylere karşı olan caziben.
Suda zar zor yürürken ve zar zor yürümenin bana yettiğine karar verip ayakkabılarımı ayağıma giymeye hazır olduğumda, kendimi bağdaşmayan bir bilmecenin içinde buluyorum: suyun kenarına kadar zar zor yürüyüp tek ayak üstünde durup tek ayağımı ayakabıya sokmaya ve ayakta durmaya hazır hale getirmek ve öbür ayağım için de aynı işlemi yapmak için kurutmaya mı çalışmalıyım? Yoksa zorla sert bir zemine kadar yürüyüp ayaklarımı ayakkabılarıma sokmadan seni ayaklarımdan temizlemek için elimden gelenin en iyisini mi yapmalıyım?

Her iki opsiyon da iyi değil, kum. Eğer ilk senaryoyu seçersem, hemen her zaman ayağımın suya düşmesi ile bir veya iki ayağımda ıslanarak bitiriyorum. Bu beni izleyenlere karşı idiot gibi görünmeme de sebep oluyor. Eğer ikinci senaryoyu seçersem, daha kötü bir seçenek seçmiş oluyorum çünkü herkes biliyorki ayaklarını ıslatmadan kumdan ayağını temizlemenin başka bir yolu yok ve bu da ilk senaryoya dönmeme neden olur tabii eğer küçük ayak duşlarından olan plajlardan birinde değilsem. O duşları kim icat ettiyse onu seviyorum. Aynı klimayı icat edene olan aşkım gibi. Mr. Air Conditioner.. I love you... Neyse, eğer ıslak zeminlere daha az ilgi gösterseydin, bu problem olmazdı. Lütfen bunun üzerinde çalışmayı düşün.

Seninle konuşmak istediğim bir sonraki konu da; senin üzerinde koşmak çok zor.
Bir katil tarafından takip edilmediğim sürece aslında çok da sorun değil. Ondan sonra işler riskli bir hal alıyor ama. Bazılarınız "bir katil tarafından izleniyorsan kumdan çık sen de" diyenleriniz olacaktır. Ama ya bir çöldeysem? O zaman? Yere yatıp parçalara bölünmeyi sonra gömülmeyi mi bekleyeceğim? Yani Kum, bu yüzden performansın konusunda çalışmalısın. Katillerden kaçarken her zaman senden basitçe kurtulamayabilirim.

Birşeyleri gömmekten bahsederken, sana bir delik açmak ne kadar zor biliyormusun? Kazdığım her kürekde sen kazdığım deliğin 3/4'ü kadarını geri dolduruyorsun - ki eğer kesirleri sana anlatmama ihtiyaç duyuyorsan - oldukça sığ bir delikle karşı karşıya kalıyorum, yani bu bir delikte olmuyor. Bilmem anlatabildim mi.
Bu küçük değişikliklerle, durdurulamaz olabilirsin. Herkes, her zaman senin üstünde olmak isteyebilir. Dünya yüzeyindeki en popüler yüzey olabilirsin - hatta çimden bile daha popüler çünkü çim de insanları kaşındırıyor, böcek falan da oluyor insan biraz ürküyor. Ama eğer bu problemleri çözebilirsen emin ol çime karşı birüstünlüğün olur.
Önerilerimi düşünmeni canı gönülden diliyorum ve hayata geçirir geçirmez üstünde dolaşmak için can atıyorum.